Armağan Ekici

armaganekici@gmail.com

Perşembe, Şubat 02, 2012

Kedi ve Şeytan

Stephen Joyce’a

10 Ağustos 1936

Villers s/Mer

Sevgili Stevie’ciğim,

Birkaç gün evvel sana şekerlemelerle dolu bir kedi göndermiştim, ama, tahminimce sen Beaugency kedisinin hikâyesini bilmezsin.

Beaugency, Fransa’nın en uzun ırmağı olan Loire’ın kıyısında miniminnacık eski bir kasaba. Loire ise uzun olmakla kalmayıp aynı zamanda son derece geniş bir ırmak, en azından Fransa standartlarına göre geniş sayılıyor. Beaugency’nin olduğu yerde ırmak öylesine genişliyor ki eğer sen bir kıyısından öbürüne ulaşmak istersen en aşağı bin adım atman gerekir.

Evvel zaman içinde Beaugency ahalisi, eğer nehri geçmek istiyorlarsa, tekneye binmek zorunda kalırlarmış, çünkü köprüleri yokmuş ki. Kendileri bir köprü yapmayı da, başkasına parasıyla yaptırmayı da beceremiyorlarmış. Ne yapacaklarmış şimdi?

Hiçbir zaman gazete okumaktan geri kalmayan şeytan, Beaugency ahalisinin bu hazin vaziyetinden haberdar olunca, giyinip kuşanmış, Beaugency’nin Monsieur Alfred Byrne nâmındaki belediye reisini görmeye gitmiş. Belediye reisi al renkli bir cübbe giyermiş ve boynuna her daim azametli bir altın zincir takarmış, yatağında dizlerini ağzına çekmiş horul horul uyurken bile çıkarmazmış bu zincirini.

Şeytan belediye reisine gazetede vaziyeti okuduğunu, Beaugency ahalisi için bir köprü yapabileceğini, köprü yapılınca da ahalinin canları ne zaman isterse ırmağı geçebileceklerini söylemiş. Tarihte yapılmış en iyi köprüye denk bir köprü yapabileceğini, ayrıcana bu köprüyü tek bir gecede yapabileceğini söylemiş. Belediye reisi böyle bir köprü yapmak için kaç para istediğini sormuş. Hiç para istemez, demiş şeytan, tek isteğim var, köprüyü geçen ilk şahıs bana ait olsun yeter. Pekâlâ, demiş belediye reisi.

Gece bastırmış, Beaugency’nin tüm ahalisi yataklarına girip uyumuşlar. Sabah olmuş. Kafalarını pencerelerinden çıkarıp bakınca bağrışmışlar : Aman Loire’ım, ne güzel bir köprü bu böyle! Çünkü geniş ırmağın üzerine atılmış güzel ve sağlam bir taş köprü varmış gözlerinin önünde.

Cümle ahali köprünün başına koşmuş ve karşı yakaya bakmışlar. Şeytan oradaymış, köprünün öbür ucunda durmuş, köprüyü geçecek ilk şahsı bekliyormuş. Ama kimse köprüyü geçmeye cüret edememiş, şeytan görmüş gibi korkmuşlar çünkü.

Sonra borazan sesleri duyulmuş – bu, insanlara sessiz olmalarını emreden bir işaretmiş — ve belediye reisi M. Alfred Byrne koskocaman al renkli cübbesini giymiş, azametli altın zincirini boynuna asmış halde gelmiş. Bir elinde bir kova dolusu su taşıyormuş, ve kolunun — diğer kolunun — altında da bir kedi varmış.

Şeytan öbür yakadan onu görünce dansetmeyi bırakmış ve uzun dürbününü kaldırmış.

Cümle ahali birbirleriyle fısıldaşmışlar ve kedi de kafasını kaldırıp belediye reisine bakmış çünkü Beaugency kasabasında kediler belediye reislerine bakabilirmiş. Belediye reisine bakmaktan usanınca (çünkü kediler bile belediye reislerine bakmaktan usanır) belediye reisinin azametli altın zinciriyle oynamaya başlamış.


Belediye reisi köprünün başına gelince oradaki her bir adam nefesini ve her bir kadın dilini tutmuş.



Belediye reisi kediyi köprünün üzerine koymuş, ve, göz açıp kapayana kadar,

Foşur! diye kovadaki tüm suyu kedinin üzerine boşaltıvermiş.

Kendini bir kova su ile şeytanın arasına sıkışmış bulan kedi de hemencecik kararını verivermiş ve kulaklarını arkasına yatırıp köprüyü boydan boya geçtiği gibi şeytanın kucağına atlayıvermiş.


Şeytan buna şeytanın ta kendisinin kızacağı kadar kızmış.

Messieurs les Balgentiens, diye bağırmış köprünün öbür yakasına, vous n’êtes pas de belles gens du tout ! Vous n’êtes que des chats ! Sonra da kediye dönüp demiş ki : Viens ici, mon petit chat! Tu as peur, mon petit chou-chat? Tu as froid, mon pau petit chou chat? Viens ici, le diable t’emporte! On va se chauffer tous les deux.

Böylece kediyi alıp basıp gitmiş.

İşte o gün bu gündür o kasabanın ahalisine ‘les chats de Beaugency’ denir.

Ama köprü hâlâ yerinde durur ve oğlan çocukları üzerinde yürürler, bisikletlerine binerler, oyunlarını oynarlar.

Umarım bu hikâyeyi sevmişsindir.

Nonno.


Hâmiş. Şeytan, esasen, uydur uydur söyle tekniğiyle konuştuğu, Belzülbâbül adında, şahsına münhasır bir dil konuşuyor. Kafasının tası attığı zamanlar çok fena Fransızca da konuşabiliyormuş ve fakat konuşmasını duyan kimilerinin dediğine göre ağır bir Dublin aksanı varmış.





Büyükler için yazdığı son derece asıksuratlı ve fena halde ağırbaşlı kitaplarını çok yakından tanıdığımız Britanyalı (sic) muharrir Şeyhmus Çoys'un ("...dear mysterre Shame's Voice...") imzasını taşıyan bir de çocuk kitabı var; kitabın adı "The Cat and the Devil" (Londra: Faber and Faber, 1965; illüstrasyonlar: Gerald Rose). Yukarıda okuduğunuz metin, bu kitabın tam metni. İllüstrasyonlardan üç tanesini örnek olarak seçtim. Kitabın kapağı:


Meraklıysanız, böylesi bir metinde bile Joyce'un Joyce'luğunu yapmaktan geri durmadığını görebiliyorsunuz.

Kitap, Joyce'un torununa yazdığı bir mektubun çocuk kitabı formatında resimlenmesiyle hazırlanmış; mektup ilk olarak Stuart Gilbert'ın hazırladığı mektuplar cildinde yayımlanmış, çocuk kitabı formatındaki edisyonları önce ABD'de 1964'te (Richard Erdoes'in illüstrasyonlarıyla), sonra da İngiltere'de (yukarıdaki versiyon) basılmış. Şu sayfada, Erdoes'in illüstrasyonlarının yanında daha sonra yapılmış Fransız (Blachon) ve Hırvat (Torjanac) versiyonlarından örnekler var. Erdoes'in "Hâmiş" sayfasında "Bellsybabble / Belzülbâbül" lisanı için yaptığı resme tıklayıp büyütülmüş haline bakmanızı özellikle öneririm.

(Richard Erdoes'in nasıl ilginç bir insan olduğunu ölüm haberinden okuyabiliyoruz. Richard Erdoes versiyonunun 60'lı yıllara has, tanıdık bir illüstrasyon stiliyle yapılmış olduğuna dikkat etmişken, bu stilin ustalarından Miroslav Sasek'i de anmanın tam zamanı.)

Uzun süre (muhtemelen mektubun alıcısı ve Joyce'un telif haklarının sahibi Stephen'ın dedesinin mektuplarının yayımlanmasını engellemesi nedeniyle) yeni basımı yapılmayan bu kitabın yeni bir basımı 2010'da İsviçre'de, Stephen Joyce'un önsözüyle ve Blachon illüstrasyonlarıyla yapılmış.

Benim kitaptan haberdar olmam ise kısa zaman önce bir sahafta karşıma çıkarak beni şaşırtan Gerald Rose versiyonu sayesinde oldu. Gönlüm çizimlerin geneline bakınca Erdoes'ten yana olsa da, Rose'un versiyonunu şeytanı (özellikle mektubun hâmişindeki imayı yakalayarak) keçi sakallı, ince bıyıklı, siyah giysili ve gözlüklü resmetmesi nedeniyle en güzeli ilan ediyorum --bu tercihimi açıklamak için, bir alıntı daha yapmam gerekiyor, 1917 civarında Zürih'te Joyce ailesinin komşusu olan Walter Ackermann anlatıyor:

"Zaman zaman sokakta 'İngiliz oğlan' dediğimiz bir çocukla karşılaşırdık. Ne zaman bunu duysa kızar ve İrlandalı olduğunu söylerdi. Adı 'Tschoiss' idi, ama kendisi adını çok farklı bir imlayla yazıyordu.

Bir seferinde ona babasının ne iş yaptığını sormuştuk. Babasının bir yazar olduğunu söyleyerek bizi şaşırtmıştı.

Bir gün Tschoiss bizi evine götürdü. Gerçek bir yazarın evinin neye benzediğini çok merak ediyorduk. Ama evin tıpatıp kendi evlerimize benzediğini görünce düşkırıklığına uğradık, havada da bizim evlerimizdeki akşam yemeği sonrası kokusunun tıpkısı asılı kalmıştı. Annesi bizi dostça buyur etti, Tschoiss de bize piyano çalıp şarkı söyledi. Ayrılırken koridorda bir adamla karşılaştık, tepeden tırnağa siyah giyinmişti. Parlak kumaştan siyah bir ceket giymişti, siyah bir keçi sakalı, siyah ve ince bir bıyığı vardı. Hepimizin elini sıktı ve kalın mı kalın gözlük camlarının ardından bize baktı. Bakışına katlanamadığımızdan, görgü kurallarının izin verdiği en yüksek hızla oradan sıvıştık. Merdivenlere vardığımız zaman Tschoiss'in babasının görünüm olarak şeytanın tıpkısının aynısı olduğunda hepimiz mutabıktık." (Zurich James Joyce Foundation'ın "James Joyce in Zurich" broşüründen.)

2 Şubat 2012 tüm meraklılarına kutlu olsun.

Cumartesi, Ocak 28, 2012

"Biçem Alıştırmaları" çevirisi üzerine sıkı bir çalışma

Ayşe Işık Akdağ'ın Biçem Alıştırmaları'nı mikroskop altına aldığı yüksek lisans tezini özetleyen makalesi: http://www.iudergi.com/tr/index.php/ceviri/article/viewFile/11093/10351

Çarşamba, Mart 23, 2011

Ali Teoman

Kaç kişi bunun farkındaydı, kaç kişi buna katılır tam olarak bilmiyorum, bence Ali Teoman “bizim kuşak”ın en ilginç, en güçlü metinlerinden bazılarını yazdı. Türkçe edebiyatın, okuma alışkanlıklarının rotasının tümden başka yönlere döndüğünü ben de görüyorum tabii, ama şuna da inanıyorum: bir kitabın içinde, metnin özünde eğer yeterli güç varsa, zaman geçtikçe moda, kişiler, kişisel yargılar gibi engellerin hepsini sollayıp kendi gücünü kanıtlama ihtimali de çok büyük -- Tutunamayanlar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün başarısını yazarları sağlıklarında ne ölçüde görebildiler? Uykuda Çocuk Ölümleri ve Karadelik Güncesi gibi metinlerin de, bugün bu kitapları farkeden kişi sayısı belki çok azsa da, bundan kırk yıl, elli yıl sonra hem dopdolu, keskin, zehirli, lanetli karamizahlarıyla, hem de içinden geçtiğimiz zamanın karmaşasını büyük bir dil ustalığıyla kayda geçirmiş olmalarıyla kültleşeceklerini, klasikleşeceklerini düşünüyorum.

Bir kere yüzyüze karşılaşıp iki üç cümle konuşabildik, birkaç kere mektuplaştık, birkaç ortak işte adlarımız yanyana yazıldı, aklımın bir köşesinde nasıl olsa günün birinde Ali Teoman’la ortak, daha planlı, daha güçlü bir iş yapma fırsatı çıkacağı yönündeki çocuksu bir umudu beslerken hastalığının haberleri karşısında acıyla, çaresiz kalakaldım.

İyi bir yazar olmanın yanında, iyi bir öğretmendi, sokak müzisyenliği, sporculuğu da vardı, mimardı bir de tüm bunların üstüne. İyi bir insan olduğu her sözünden, her halinden belli olan biriydi Ali Teoman. Bu hastalıkların, bu çok erken, çok acılı ölümlerin gelip gelip böyle insanları vurmasına --

Etiketler