Swing, özellikle 1935–45 arasında yaygınlaşmış, kalabalık caz orkestralarıyla çalınan, ufak motiflerin tekrarı (“riff”ler) ve daha uzun melodilerin bunların etrafına örülmesine dayanan; ölçülerde birinci ve üçüncü zamanın değil de ikinci ve dördüncü zamanın vurgulandığı, dinleyicide ayağıyla eşlik etme isteği uyandıran bir dans ritmini kullandıkları müzik türünün adı. Terimin bu anlamıyla ilk defa Duke Ellington’un “It Don’t Mean A Thing (If It Ain’t Got That Swing)” adlı parçasıyla, 1929’da dolaşıma çıktığı düşünülüyor. Swing, cazda melodilerin “ayağını sürçen” bir vezinle çalınmasının adı aynı zamanda — örneğin bir caz notasında birbirine eşit iki adet sekizlik nota olarak yazılan notaların birincisinin daha uzun, ikincisinin daha kısa çalınacağı ve bu aksamanın tam bir ölçüsü olmadığı (kısa nota onaltılık ile üçleme arasında bir yerlerde salınıyor), belli bir esnekliğe dayandığı, genel bir önkabul; çoğu zaman notalarda bu beklentinin yazılmasına bile gerek duyulmuyor.
Groove, daha genel bir kavram, “duende” gibi, müzisyenlerin taptığı cinlerden biri sanki; bir müzik topluluğunda, özellikle ritim enstrüman çalanların sıkı, akıcı bir dans ritmini tutturabilmiş olmasına bu ad veriliyor. Örneğin rahmetli Jeff Porcaro, başarılı groove davulcusu denince ilk akla gelen isimlerden biri — böyle müzisyenlerin çalışlarındaki teknik karmaşıklıktan çok müziği keyifli yapan ritmik altyapıyı kurabilmeleri takdir ediliyor.
Funk ise, öncelikle bir müzik türü; hızlı bir ritm, belirgin bas sesleri, ekonomik, üç/dört telli akorları kullanan karakteristik ritm gitar cümleleri, gösterişli bakır nefesli sazlar, canhıraş vokaller ve genel olarak oldukça ateşli bir müzik türünü anlatıyor; Funk’ın en meşhur öncüsü de James Brown. Er geç insan merak ediyor tabii; nereden geliyor bu laflar?
Kısa zaman önce International Herald Tribune’de, gazetenin emektar yazarı Mike Zwerin’in yaklaşmakta olan Count Basie yıldönümünün yeterince ilgi çekmediğinden şikâyet eden bir yazısı çıktı. Zwerin, bu yazıda Swing ve Funk için çok basitleştirilmiş olduğunu kendisinin de kabul ettiği, ama leziz açıklamalar yapmış: o yıllarda, siyah müzisyenler bir araya geldiklerinde, nota okumayı bilmiyorlardı, bu yüzden her şeyi ezberlemek, bunu kolaylaştırmak için tekrarlanan “riff”ler kullanmak ve birbirleri ile uyum içinde çalmak zorunda kaldılar ve bunlar Swing kavramını doğurdu, diyor. Swing’in kelime anlamı “salınmak, sallanmak”; keyif almak, keyifli bir iş yapmak gibi anlamları da var; bu sözcüğün bu özellikleri taşıyan bir müzik türüne yakıştırılması akla yatkın geliyor (hoş, bu sözcüğün epey başka anlamı da var). Zwerin’in Funk için verdiği tanım ise, siyah müzisyenlerin beyazlar gibi doğru entonasyonla çalmaması, notaların biraz pis ve detone olmasıyla ilgili; beyazlar gibi temiz çalmıyorlardı ve bunun adı da Funk oldu diyor. Funk’ın en eski kelime anlamları arasında, kötü, ağır koku; sigara dumanı; insanın burnunda sigara dumanı üflemek; korkaklık; korkup kaçmak, korkudan ter döktüğü için kokmak gibi anlamlar var; Cassell’s Dictionary Of Slang’ın bu sözcüğün 1950’lerden itibaren zenci argosundaki kullanımı için verdiği anlamlar ise bilmecenin çözümünü oluşturuyor gibi: (herhalde sözlüğün yazarı Jonathon Green’in de bıyık altından gülerek verdiği ilk tanımla) varoluşun özü; güzel ya da çekici olan her hangi bir şey; temel, toprağa ait, ana unsurlarla ilgili herhangi bir şey; sevişirken ortaya çıkan ter; erkek ya da kadın cinsel organlarının kokusu. Siyah müzisyenler notaları “kasık kokulu” çalıyorlarmış yani. Nezih ortamlarda funk dinlemeye mi gitmiştik?
Gelelim Groove’a. Yıllardır, popüler kültürün yaygın unsurları önce zenci altkültüründe yaratılıp sonradan beyazlarca sahipleniliyor ve yaygınlaşıyor. Miles Davis’in otobiyografisinde, keşfedilmesinde büyük ölçüde katkıda bulunduğu Cool Jazz akımının öncülüğüne, medya tarafından bir beyaz müzisyenin, Dave Brubeck’in getirilmesine ve sonuçta Time dergisine kapak olanın (evet, inanır mısınız bizim zamanımızda “kapak olma”nın böyle bir anlamı vardı) Dave Brubeck olmasına nasıl nefret kustuğu bilinir. Bu sistem o günden bugüne değişmiş değil: Elvis Presley de, Eminem de esasen zencilerin yarattığı bir türün ve bir ifade biçiminin beyazlarca kabullenilmesinin sonucunda ortaya çıkmış yıldızlar. Simon and Garfunkel’in 1960’ların başında “Feelin’ Groovy” adlı parçayı yapmaları da biraz böyle: bu şarkı, temiz suratlı, iyi eğitimli, aydın, solcu ve Yahudi çocukların (Ian Mac Donald “Simon and Garfunkel” adı sanki New York’un Aşağı Doğu Yakası’nda bir hırdavatçı dükkanı adı gibiydi, der) zencilere ait bir deyimi özenti bir tavırla kullanmaları gibi görünmüş. Çimen, Groove sözcüğünün 1980′ler gençliği arasında tekrar dolaşıma çıkmasını Madonna’nın “Into The Groove” adlı şarkısından (“Get into the groove / boy you’ve got to prove / your love to me”) kaynaklandığını söyledi; muhtemelen doğrudur. Günümüzün yeniyetmelerinin ağzında ise, “groovy” sözcüğü talihsiz bir anlam kazanmış: babamın zamanında moda olan, demek ki şimdi sıkıcı, modası geçmiş, demek ki bayık olan şeylere “groovy” demeye başlamışlar, (İlhan Mimaroğlu’nun deyimiyle), zıpçıktılar. Austin Powers’ın bu durum üzerinde bir etkisi var mıdır?
Groove’un kaynağına gelince, bir zamanlar, bir yerlerde, bu söz ile başarılı ritm arasındaki bağlantıyı plaklardaki, sesin kaydedildiği oyuklara ve bu oyuklar ne kadar derinse plakların o kadar güçlü bas sesi vermesine bağlayan bir yazı okumuştum — sanıyorum The Beatles ile ilgili bir kitaptı, ama ne o yazıyı bulabiliyor, ne de bu açıklamayı teyit eden başka bir kaynağa ulaşabiliyorum. Böyle bir şeyi uydurmuş olamayacağıma göre sahiden de bir yerlerde okumuş olduğuma inanıyorum şimdilik (ayrıca bkz. Hatay’da Bir Rolls Royce, s. 30). Velhasıl, kaynağı şüpheli ama güzel bir açıklama bence. Kibar sözlükler zenci argosundaki “in the groove” deyiminin tekrarlanarak yapan bir işin ritmini tutturmak, hayat düzenini kurmak, yolunu bulmak gibi anlamlarına işaret ediyor, bu da güzel bir açıklama. Ama Cassell’s Dictionary Of Slang’ı açınca yine Dünyanın Başladığı Yer karşımıza çıkıveriyor: Groove’un tabii ki “yarık” ve bağlantılı olarak “çok keyifli iş, çok zevk veren yer” anlamları da varmış. Nezih ortamlarda funk dinleyemeyeceğimiz gibi, groove da dinleyemeyeceğiz, vesselam: şimdi yukarıdaki Madonna şarkı sözlerini tekrar okuyun.
Groove’un tarihsel anlamlarına bakınca, İngilizceye de gözünü sevdiğimin Hollandacasından, “küçük kanal, delik, oyuk, mezar” anlamına gelen groeve‘den geldiği ortaya çıkıyor. Mezar? Evet, bu kelime aynı zamanda mezar / grave, toprağı kazmak / grub gibi sözcüklerle akraba ve ghrebh diye bir Hint-Avrupa kökünden geliyor. Grub’ın argoda “yemek” anlamı da var – malum, ekmeğimizi toprağı kazarak çıkartıyoruz: “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.”, Tekvin 3:17-19. Oldukça dolambaçlı da olsa, Türkçede de bu kökten gelen bir sözcük var: Sevan Nişanyan’a göre “grev”, bir Paris meydanının adından geliyor, ama meydanın adının anlamı “kaba ve çakıllı toprak”.
Groove, cidden sıkı bir sözcük demek ki: hem hayatın başlangıcına, hem sonuna, hem de hayatta bir düzen tutturmaya, hem toprağı kazmaya ve ürün elde etmeye işaret ediyor — tek heceye yüklenmiş bütün bir hayat çemberi.
****
Meraklısı için not:
Nezih ortamlar ve caz hakkında daha fazla bilgi için:
Caz Etimolojisi hakkında diğer dev ifşaatlar.