I.
Hollandalıların, Hollanda kültüründen bahsederken ilk andıkları noktalardan biri, bu kültürün insanların üzerine yaptığı “göze batmamak” baskısı. Gösteriş, zenginliği, başarıyı göstermek hoş şeyler değil bu ülkede, başarıyla övünmek de öyle; Hollanda kültürünün Doğu Akdeniz - Yakın Doğu kültürleriyle arasındaki en büyük farklardan biri bu. Bunun insanı boğan bir tarafı yok mu, var: dünyaca ünlü Hollandalıların genellikle bu ülkeden dışarıya göçmüş, ya da en önemli eserlerinin yurtdışında vermiş oldukları da bilinir. Bu baskının gündelik hayattaki yansımalardan biri, insanların genellikle birbirlerine benzer şekilde giyinmesi (bir gazete yazısında, Hint asıllı bir televizyoncunun üzerlerinde “göze batmamak” baskısını muhtemelen daha da ağırlıklı olarak hisseden soydaşlarının, Hindistan’da alışık oldukları rengârenk giysileri bırakıp nasıl siyah ve kahverengi tonlarına talim ettiklerinden bahsediyordu diye hatırlıyorum).
İşin bir de karşı tarafı var: Hollanda’nın kendisini yeniliğe, çağdaş sanata, yeni teknolojiye açık bir ülke olarak sunduğu da bilinir, üstelik bunda gerçek payı da az değil: De Stijl, Mondriaan, Koolhaas, Berlage; teknolojide Phillips bu ülkeden çıkmış, dünya üzerindeki en başarılı çağdaş sanat topluluklarından biri olan Asko Ensemble ve Schönberg Ensemble da Hollanda’da faaliyet gösteriyor. Gündelik hayata da oldukça görünür bir şekilde yansıyor bu yenilikçi eğilim: yeni yapılan binaların görünüşünde, bütün Hollanda şehirlerinin pazaryerlerinin ortak yüzünü saptayan süpermarket, banka, parfümeri, giyim kuşam şirketi zincirlerinin “kurumsal kültür” tercihlerindeki tasarım, font seçimi, renk kaygılarıyla; en yeni tasarımlı arabaların sokaklarda hızla görünmesinde bu yenilik merakı kendini belli ediyor. Demek ki, bu ülkenin “ruhunu” belirleyen temel çelişkilerden biri, gelenekçilik ile yenilikçiliğin bu tuhaf, kimi zaman rahatsız, kimi zamansa kendine göre oldukça keyifli olan birlikteliği.
Göze batmama baskısının insanların birbirine benzer şekilde giyinmesi olduğunu söylemiştim; başka bir yansıması ise, özel araçların ezici bir çoğunlukla koyu renkte olması. Fotoğrafın sol yanı boyunca işte bu (göze batmayacak şekilde) koyu renkli (ama zenginlik / yenilikçilik eğilimine uygun şekilde) oldukça yeni modelli arabaları sıralanmış olarak görebiliyoruz.
II.
Hollanda’nın bataklıkları kanallar açarak kurutarak kazanılmış bir ülke olduğu bilinir, epey edebiyat da yapılır bu konuda. Bu durumun sonuçlarından biri, özellikle şehirlerde çok ufak bir alana şehir nüfusunu sığdırmak zorunluluğu olmuş; Hollanda’nın şehirleşmiş alanları, dünyanın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip bölgeler arasında sayılıyor. Hollanda şehirlerinde binalar dar arsaların üzerinde yükselmek zorunda kalmış. Zühtü Pekmez’in de gerek pratik, gerek teorik düzeyde onaylayabileceği basit bir tanjant hesabı bu durumun sonuçları arasında çok dik merdivenler, çok dar kapı ve koridorlar ve bunların sonucu olarak kimi koltukların bu binalara çıkarılmasında karşılaşılabilen potansiyel zorlukların sayılabileceğini gösteriyor.
İnsanların zor sığdığı bu şehirler tasarlanırken, otomobiller hiç hesaba katılmamıştı tabii. Bugün ise otomobilli hayatın ve Amsterdam’ın bir kültürel / ticari merkez olarak öne çıkma çabalarının baskıları ile, Amsterdam şehir merkezini 1800’lerdeki planı ve estetiği içinde koruma çabalarının çatışması, şehir ve otomobiller arasında bitmeyen bir kavgaya yol açıyor. Amsterdam belediyesi, kısaca “eğer ziyaretçiyseniz otomobilinizi şehir dışına park edip metro ve tramvay kullanın; eğer şehirde yaşıyorsanız lütfen otomobilinizi satın” ilkesiyle hareket ediyor; otomobille şehre girmeye kalkan bahtsız ziyaretçi, tek yönlü yollar labirentinde, üstüne saldıran taksiciler, tramvaylar ve bisikletliler arasında anasından emdiği süt burnundan gelmiş olarak arabasını bir yere park etmeyi başardığında, anasının nikâhı düzeyindeki park ücretleriyle karşılaşarak teslim bayrağını çekiyor.
Burada yaşayanların ise, teorik olarak bir park yeri iznine hakları var; bunun için belediyeye başvurup beş yıla kadar uzayabilen bir süre beklemeleri gerekiyor. Bu kadar değerli ve özel olarak park yeri satanlar için böylesi ranta yol açan (özel olarak satın alınan bir park yerinin fiyatı bir apartman dairesinin dörtte birine yaklaşıyor) bu iznin dağıtılmasındaki yolsuzlukların ayyuka çıktığı, sahte izin ticaretinin döndüğü fark edildi geçen yıl ve bazı önlemler alındı: artık izin kartlarında hologramlar var. İşte fotoğrafın solunda, bize en yakında park etmiş arabanın arka camında gördüğümüz yeşil kare, Amsterdam’lı sürücünün “kutsal kâse”si olan park izni.
III.
Demek ki, sokağa park etmek oldukça kurallı bu memlekette; tam olarak nereye park edileceği, fotoğrafta da gördüğünüz değişik renkli kaldırım taşlarıyla ve sokağa parkın ücretli olduğunu belirten levhalarla işaretlenmiş. Bu kurallara uymayanlar için (çoğunlukla kurbanlar Alman turistlerden çıkıyor) yerel belediye adaleti, arabanın tekerleğinde büyük bir sarı kelepçe ve okkalı bir para cezası olarak kısa süre içinde tecelli ediyor. Kaldırıma park etmeyi fiziksel olarak engelleyen yılmaz bekçiler ise, yaklaşık bir metre uzunluğunda bir takım metal direkler; bunlara “Amsterdammetje”, yani “küçük Amsterdam’lı” deniyor. Bütün şehirde binlercesini görebildiğiniz bu direkler, şehrin genel görünümünün önemli bir parçası, renkleri de şehrin koyu kırmızı ve kahverengi tuğla ağırlıklı renk şemasına uyuyor. Amsterdam’lılar, çoğu zaman ayaklarına dolaşsa, muhtelif araçlarla çarpıp hasar görseler ve hasara yol açsalar da de seviyorlar bu adamcıkları; örneğin bir dönem karşı komşum bunlardan bir tanesini her nasılsa ele geçirmiş ve balkonunda yarattığı cangıl ortamının içine eklemişti — binlerce Amsterdammetje arasından bulup evine getirdiği o biricik Amsterdammetje’yi Küçük Prens’in gülünü sevdiği gibi seviyordu herhalde.
Neresinden bakılsa bir polisiye önlem aracı olan bu nesneler, şekil itibarıyla da nasıl bakarsak bakalım çüke benziyor tabii. Amsterdam belediye armasının üç tane yan yatmış haç olmasının mutlaka çok derin tarihsel, sosyolojik, politik ve dinî nedenleri var, fakat yine neresinden baksak bu arma da “X X X” biçiminde. Evet, sütunların ucundaki şey aslında bir taç, malum memlekette monarşi var. Ama ne yaparsınız ki, üzerinde “XXX” olan bu müstehcen görüntülü sütuncuklar, şehrin meşhur olduğu seks ticareti ve Avrupa’nın eşcinsel başkenti olma özelliklerini kullanan turistik kartpostallarda da tahmin edeceğiniz ve belki de edemeyeceğiniz pozisyonlarda sık sık kullanılıyor. (Tristram Shandy beni andı, “Red Light District” diye dünyaya pazarlanan bölgenin Hollandaca adının “De Wallen”, yani “şehir surlarının içi” olduğunu göre, bunun etimolojik olarak doğru Türkçe çevirisinin “Tahtakale” olduğunu, fakat Müslüman İstanbul’un liman fuhşunu gâvur Galata ve Pera’ya attığı için bizde Tahtakale’nin fuhuş sektörü ile değil tarihsel küçük üretim ve ticaretle ilişkilendirildiğini bu vesileyle anmak isterim.) Amsterdammetje’ler kendi başlarına bu ülkenin kurallara bağlılık ve her şeyi prosedüre bağlamaya dayalı o meşhur germanik kuralcılık ile, insanların mümkün mertebe (vergilerini verdikleri ve etraflarını rahatsız etmedikleri sürece) ne istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaya çalışan meşhur özgürlükçülüklerinin, kuralcılık ile liberalizm arasındaki ilginç dengenin iki yönünü de temsil ediyorlar demek ki.
İşte fotoğrafın sağ yanında, askeri nizamda dizilmiş Amsterdammetje’leri görebiliyoruz. Fotoğrafın sol yanında, yakın plan arabanın hemen önünde ise çok değerli (birisi biraz yıpranmış) üç Amsterdammetje bizleri yakından selamlamıştı zaten.
IV.
Amsterdam topraklarının bataklıktan kazanıldığı malum. İnsanlar gelip bu bataklığa şehir kurmuş olsalar da, bataklığın önceki sakinleri olan su kuşları da bölgeyi terk etmemişler; şehrin içindeki büyük parklarda, malum şehir kuşlarının (güvercin, kumru, serçe, sığırcık, karatavuk, saksağan, ördek, martı, kuğu) dışında büyük su kuşlarına da rastlanabiliyor. Kimi kuşlar da şaşırıp aslında beklenmeyecekleri mekânlarda gezmeye başlıyorlar; örneğin şehrin işlek bir kavşağında ortaya çıkan mutsuz görünüşlü horozlar uzun süre beni epey şaşırtmışlardı, sonradan gazetede, aslında oradaki bir parkta yaşayan bir tavuk sürüsüne ait oldukları halde, sürüdeki popüler horozlarca sürüden (ve onların bölgesi olan parktan) kovuldukları için hayatlarını o kavşakta sürdürmeye başladıklarını okudum. Bugünlerdeyse sık yürüdüğüm bir güzergâhta karşıma çıkan bir gri balıkçıl var. Türünden beklenmeyecek bir mekânı, bir kanalın yanındaki belli bir park yerine park etmiş otomobilin üzerini ev olarak seçmiş; otomobile değil, o park yerine bağlı yaşıyor, hangi otomobil oraya park ederse üzerine konuyor. Benim gibi meraklılardan rahatsız olunca hemen yandaki köprünün kanalın içindeki ayaklarından birine konuveriyor. İlk başta benden epey çekiniyordu, artık alışmaya mı başladı bilmiyorum, son rastlaşmamızda epey yaklaşmama izin verdi; komik gövdesi, ağır hareketleri, boynundaki süs tüyleri ile gerçekten insanın gününe renk katabilen bu güzel hayvanı biraz önce görmüştünüz aslında; bizim fotoğrafın tam orta yerindeki gri yuvarlak, işte bu gri balıkçılın gövdesiydi.




0 yorum:
Yorum Gönder