armaganekici@gmail.com

Çarşamba, Nisan 27, 2005

Bartleby ve Şürekâsı

Meraklısı bilir, "neden yazıyorsunuz?" sorusu ve buna verilen cevaplar meşhurdur. Bana sorarsanız, yazmakla, hele başkalarının okuması, şu ya da bu ölçüde kalıcı olması için yazmakla uğraşan herkesin bu soruyla boğuşması gerekiyor -- öte yandan, muhtemelen yıllarca yazmış, üstelik başarılı, önemli yazar olmuş ama bu soruyla kendi içinde dürüstçe hiç çarpışmamış birçok yazar da vardır mutlaka. Kendilerince haklıdırlar da hiç şüphesiz; zaten, bunlar hani şu her konuda, her zaman yerden göğe kadar haklı olan türün üyeleri arasındadır büyük olasılıkla.

Bu soruyla boğuşmak gerekiyorsa cevaptan emin olmamak da gerekiyor, yazma nedenlerini, motivasyonunu hep sınamak gerekiyor demek ki: kimi çok güçlü yazarların yazmak ve yazmamak, açığa çıkarmak ve çıkarmamak arasındaki bıçak sırtında sallananlar arasında olduğunu biliyoruz-- Kafka ve Pessoa örnekleri hep anılır. Dişe dokunur bir iş çıkartmak için insanın her şeyden önce kendi yaptıklarına en sert, en içeriden ve en acımasız şüpheyle yaklaşması gerekiyor, dişe dokunur her işin de yazmakla yazmamak arasındaki o sırat köprüsünden geçmiş olması gerekiyor bence -- has, sahici, yakıcı olan ne varsa işte bu denge noktasında, yazma ile yazmamanın buluştuğu kıyıda var.

Bıçak sırtının "yazma" tarafına düşenler (yazılıp yayımlananlar, yazılıp yok edilmeyenler, saklanıp bulunanlar, yazarın isteğinin aksine yayımlananlar...) başkalarına ulaşıyor, başkalarının geçmişinin, mirasının bir parçası olarak sahipleniliyor, edebiyatın görünen yüzüne katkıda bulunuyorlar. Diğerleri (yazabilecekken yazmayanlar, yazmaya niyetliyken hep erteleyenler, yazarken yazmayı bırakanlar, yazıp yazdıklarının okunmasını olanaksız kılanlar) ise fazla iz bırakmıyor. Eğer bir noktada kendilerini tanıtıp çekildilerse onları az yazmış ya da yazmayı bırakmış bir yazar olarak tanıyor ve hatırlıyoruz; >unutulan, silinen kimi yazarlar polisiye unsurlar ve rastlantıların bir araya geldiği olaylar zinciri sonucunda tekrar hatırlanıyor; ama bu yazarların büyük çoğunluğundan hiçbir iz kalmıyor. Oysa bu yazarların da aynı sancıyı, dişe dokunur bir eser vermek için her an kendilerinden şüphede olmanın sancısını çektiklerini, ama yazanlardan farklı olarak sırat köprüsünün suskunluk tarafına düştüklerini hatırlamak gerek; belki de böyle dertleri hiç mi hiç olmadan yazmayı uğraş edinmiş yazarların çoğunluğu temsil ettiği bir dünyaya, birçok yazardan çok daha fazla katkısı olabilecekken olmamış bir "neredeyse yazar" kavminden söz ediyoruz demek ki.

Bu duruma bakıp yazılabilecek iyi bir kitabın yazılmamış olmasında bir israf gören "riyakâr okur", edebiyat meraklısı mı haklıdır, kısa ömrünü yazmaktan başka bir şeyle uğraşmakla geçirmeyi seçmiş o "neredeyse-yazar" mı? Yanıtlamanın olanaksız olduğu bir soru bence bu.Bu soru üzerine oyalanmaktansa, paradoksu kendi üzerine çevirerek paradokstan intikam almak da olası: söz ile suskunluk arasında dengesini arayan bir yazarın, bir nedenle yazmamayı seçmiş ya da yazamamış yazarlar üzerine bir kitap yazmayı seçmesi de mümkün tabii.İspanyolcada 2002'de yayımlanmış, geçtiğimiz iki yıl içinde Fransızca ve İngilizceye çevrilmiş ufak tefek bir kitap,Enrique Villa-Matas'ın"Bartleby y compania”sı işte bu işi yapmış -- Türkçeye de "Bartleby ve Şürekâsı" diye çevrileceğini umuyordum, gerçekten de bu adla geçenlerde yayımlandı. Kitap seksenaltı dipnottan oluşuyor; her dipnot, yazarın deyimiyle “reddedişin yazarı” olmuş yazarların nasıl bu redde vardıklarını anlatıyor, bu kurgu roman ile deneme arasındaki altın denge arayışının sağlam bir örneğini oluşturmuş. Onuncu sayfaya gelmeden Robert Walser, Musil, Kafka, Pierre Menard ve Bouvard ile Pechuchet’den bahseden bu kitap, bu konudan bekleyeceğiniz her şeyi sunuyor bence; kitabın içeriği ve yapısı, bir “edebiyat kavmi”nin varlığına, benzer mizaçları, merakları, sancıları paylaşan insanların birbirini bulduğuna bir kez daha ikna etti. Böyle bir kitabın Prix Medicis, The Economist’de tanıtım yazısı, bizde Doğan Kitapçılık gibi çoksatar mekanizmalarına katılmış olmasını da biraz tuhaf buldum açıkçası – ne diyeyim, tüccar dediğin arada sırada yanılmalı tabii. Yanılmak iyidir.

0 yorum:

Etiketler