armaganekici@gmail.com

Cumartesi, Mart 04, 2006

Harry Mathews - Çeviri ve Oulipo

Harry Mathews'in "Translation and the Oulipo: The Case of the Perservering Maltese" makalesinin çevirisi. Aralık 2005'te, kitap-lık'ın 89. sayısındaki Oulipo dosyasında yayımlanmıştı.


Harry Mathews
Çeviri ve Oulipo: Durmak Bilmeyen Maltız Vakası



Bir Çeviri Meselesi


Bazılarınız Ernest Botherby (d. Perth, Avustralya, 1869; ö. Adelaide, 1944) adını duymuş olabilir; kendisi etno-lingüistiğin Avustralya ekolünü kurmuş olan bir akademisyen ve Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, kişilere ait seralar hâlâ oldukça yaygınken İngiltere’de yaygın olan ve botherbyi diye bilinen Apegetes türünü tanımlamış olan bir kâşifti. Botherby, mesleki ününü, 1920’li yılların sonlarında, Pagolak adlı bir Yeni Gine dili ile ilgili birçok makale yayımlayınca kazandı. Yeni Gine halkları Botherby’nin en sevdiği konulardan biriydi. Onları yıllar önce, henüz yirmi dört yaşındayken, adanın, uçsuz bucaksız kısımlarının henüz haritası çıkartılmamış olan iç kısımlarına tek başına bir yolculuğa çıktığı zaman incelemeye başlamıştı. Nicholas von Mikhucho Maclay’ın, Muhterem Peder Macfarlane’in ve Otto Finsch’in raporlarındaki bilgileri birleştirince, genç Botherby Yeni Gine platolarında, bırakın modern dünyayı, komşuları ile bile ilişkiye geçmekten kaçınmış ve kelimenin gerçek anlamıyla ilkel bir kültürü korumayı başarmış kabilelerin var olduğuna ikna olmuştu.

The Fly nehrinin ağzındaki Tagota’dan başlayan Botherby, bir istimbotla nehir boyunca adanın içine doğru beş yüz milden daha fazla ilerledikten sonra, daha küçük bir tekneyle neredeyse nehrin subaşı noktasına kadar geldi. Burada bir ana kamp tesis ettikten sonra, düzlükleri geçerek önce dağ ormanlarına, en sonunda da aradığı el değmemiş bölgeye, zamanın yer adlarını kullanmak gerekirse, Vittorio Emanuele dağları, Kaiserin Augusta ve Musgrave sıradağlarının uzantıları arasında kalan bir vadiler kompleksine ulaştı.

Bu vadilerin birinde, Botherby, umduğu gibi, arkaik kabilelerden birine ulaştı. Onları Oho kabilesi diye adlandırdı. Birkaç yüz kişiyi geçmeyen bu topluluk, son derece basit şartlar altında, barış içinde bir hayat sürdürüyordu. Üyeleri ilkel alet ve edevatla mücehhez avcı-toplayıcılardı. Yakındaki ormanda yangın çıktığı zaman yangından ateş temin ediyorlar, ama başka bir şekilde kendi kendilerine ateş yakamıyorlardı. Konuşuyorlardı, ama en aza indirgenmiş bir dil kullanıyorlardı. Oho dili yalnızca üç kelime ve bir cümleden oluşuyordu; hiç değişmeyen bu cümle, “Kırmızı yanlış eder”di. Kabile şeflerinin güvenini sabırla kazandıktan sonra, onların arasında geçirdiği haftalar boyunca, Botherby’nin bu gerçeği teyit etmeye yetecek kadar vakti olmuştu. Diğer istekler ve dilekler, sesler ve işaretler yoluyla anlatılıyordu; kelimeler, bu biricik “Kırmızı yanlış eder” saptaması dışında hiç kullanılmıyordu.

Bir süre sonra, Botherby ev sahiplerine bölgede başka topluluklar da olup olmadığını merak ettiğini anlattı. Oho’lar kuzeyi ve doğuyu gösterdiler. Botherby batıyı gösterdiği zaman, şiddetli bir itirazla karşılaştı. Doğallıkla o da batının yolunu tuttu; basiret göstererek, batıya sapmadan önce Oho köyünden iyice uzaklaşmıştı. İçinden gelen sesi izlemesi, iki gün sonra, başka bir vadide, ikinci bir kabileyle karşılaşmasıyla ödüllendirildi; bu kabileye Uha adını verdi. Uha’lar, Oho’lara çok benzer bir şekilde yaşıyorlardı, ama pek çok yenebilir kökü yetiştirmeyi öğrenmişler ve bölgenin domuzunu evcilleştirmişlerdi. Oho’lar gibi, tek bir cümleyi kurmakta kullandıkları ilkel bir dil konuşuyorlardı. Bu cümle, “Burası değil orası”ydı. Oho’ların “Kırmızı yanlış eder”i kullandıkları kadar dışlayıcı bir şekilde kullanıyorlardı bu cümleyi.

Botherby en sonunda Oho’ların vadisine geri döndü. Burada, her ne kadar profesyonel açıdan hatalı olsa da, anlaşılabilir bir isteğe, bu ikinci buluşunu, yani yakınlarında kendileriyle aynı soydan gelen, benzer bir hayat süren ve aynı temel dil melekesine sahip başka bir halk olduğunu onlara anlatma isteğine kapıldı. Bu bilgiyi, dinleyicilerinin kolayca anlayabileceği işaretlerle aktarırken, Botherby sonunda Uha’ların tek cümlesini aktarmasının gerektiği noktaya geldi. Bir an duraksadı. “Burası değil orası”nı yalnızca “Kırmızı yanlış eder” diyebilen bir dilde nasıl ifade edersiniz?

Botherby çok uzun süre düşünmedi. Sizin de tabii ki göreceğiniz gibi, o da bir seçeneğinin olmadığını gördü. Tek bir çözüm vardı. Bütün tercümanların eninde sonunda öğrendiği gerçeği bir anda kavramıştı: bir dil neyi söyleyebilirse onu söyleyebilir, bunun ötesi yoktur.

Evet, ama biz farklıyız

Oho ve Uha dillerinin kapsamı ufacık; çağdaş dillerin — örneğin İngilizce ve Fransızcanın — kapsamları uçsuz bucaksız. İngilizcede söylenebilip de Fransızcada söylenemeyecek, ya da tersi olan hiçbir şey yok neredeyse. Bilgi, iki dil arasında telefon numarası verircesine, yarış sonuçlarını bildirircesine değiş tokuş edilebiliyor. Öte yandan, bilgi taşır gibi görünen kimi ifadeler aslında işe yaramıyorlar.

Bir Fransız “Je suis français” der; bir Amerikalı “I’m American” der. “I’m French” ve “Je suis americain” ilk bakışta doğru tercümeler gibi görünüyorlar. Ama işin aslı öyle mi? Fransız olduğunu söyleyen bir Fransız, farkında olmasa da, kâğıt üstündeki vatandaşlığın çok ötesindeki bir sosyal, kültürel, hatta kavramsal evrimin ortaklaşa geçmişini dile getirmiş oluyor. Oysa Amerikalılar için vatandaş olma olgusu en önemlisi; onlar için, belki doğru belki yanlış, tarih keyiflerine göre baştan icat edebilecekleri bir şey. İki ulusal kimlik arasında radikal farklar var ve bu kimliklerin ifadeleri, aradaki bu boşluğu kapatacak şekilde, kullanışlı bir halde birbirlerine tercüme edilemiyorlar.

Bence, bu gedik iki dilin en uzak köşelerine kadar uzanıyor. Elle s’est levée de bonne heure, “Kadın erken kalktı” anlamına gelir, ama kadını iki dilde birbirinden çok farklı kahvaltılar beklemekte, kahramanımız tümden başka bir kılıktaki rüyalardan uyanmaktadır. Bu, basit cümleleri basit bir şekilde çevirmenin yanlış olduğu anlamına gelmiyor; bu durumun vurguladığı tek şey, basit çevirilerin yazarların ne söylediğini bize aktardığı, kim olduklarını değil. Bu açıdan, Fransızlar ve İngilizler (ya da Almanlar ve Portekizliler) birbirlerinden Oholar ve Uhalar kadar farklı görünüyorlar.

Kimi zaman da, bir gerçeği ifade eden basit cümleler, diğer dile oldukça iyi bir şekilde çevrilebiliyor — bunlar Je suis français ve I’m American cümleleri bile olsa. Ne demek istediğimi açıklamak için, izninizle bunlara bir iki sözcük daha ekleyeceğim. Fransız “Je suis français, monsieur!” diyecektir; Amerikalı ise “I’m American, and you better believe it!(izninizle, bir Ç.N: “Hey dostum, ben vergisini ödeyen bir Amerikan vatandaşıyım tamam mı ha?”). Hemen göreceksiniz ki, iki cümlenin anlamı aynı: milliyetin değil de, bir topluluğa can-ı gönülden bağlanmış bir üyeliğin ifadesi bunlar — “benim topluluğum”a. Demek ki, kimi zaman en temel unsurlar bile lingüistik ayrımı kırıp geçebiliyorlar.

Bunu ilginç yapan şey, bu ifadelerin anlamsal kimliklerinin ne dediklerinde yatmıyor olması; belli ki, iki ifade birbiriyle özdeş değil (birisi ben Fransızım diyor, diğeri Amerikalıyım). Demek ki, bu örnekte, neresinden bakarsak bakalım, başarıyla çevrilmiş olan kelimelerin nominal anlamlarında değil, dilin diğer unsurlarında saklı, bu unsurlar her neyse. Ve bunlar her ne olurlarsa olsunlar, Oulipo’cu deneyin malzemesinin ta kendisini oluşturuyorlar.

Peki, Oulipo çevirmenlere bu hassas işte yardımcı olabilir mi?

Çeviri ve Oulipo (1)

Şüphesiz ki, Oulipo aşikâr bir şekilde yardımcı olamaz. Eğer işverenini sabote etmek gibi bir niyeti yoksa, Oulipo’cuyu çevirmen diye işe alan bir editörün aklından zoru olması gerekir.

Vereceğim birkaç örnek neden durumun böyle olduğunu açıklayacaktır. Kaynak metin olarak, Racine’in Phedre’inden ünlü bir mısraı alalım:

C’est Vénus tout entière à sa proie attachée.

Kelime anlamı — lütfen insaflı olunuz — şöyle: “İşte Venüs, sebatla avına yapışmış”.

İlk çeviri: “O kız Zebur okur. Bitince o da İncil okuyacak”. Açıklama: özgün metne bir ölçü kuralı uygulanmış; her kelime, aynı sayıda harf içeren başka bir kelimeyle değiştirilmiş.

İkinci çeviri: “Kumar masasında âşık olan birini engellemeye çalışan kişi masadan kaçarken, kendisine sıkıntı veren oyun kâğıdını şömineye düşürür”. Açıklama: özgün metnin sesi olabildiği kadar taklit edildikten sonra — “C’est Vénus tout entière à sa proie attachée” / “Seveni tutan tüyer, azap rua ateşe” — ortaya çıkan cümle bir anlatı parçasına dönüşecek şekilde genişletilmiş. (Size bir de Fransızcadan İngilizceye ses tercümesi örneği vereyim: Marcel Benabou’nun “A thing of beauty is a joy for ever”ı “Ah, singe debotte, / Hisse un jouet fort et vert” , yani “ah, yalınayak maymun, sağlam ve yeşil bir oyuncağı havaya kaldır!” olarak aktarması.)

Bu iki örnekte de, özgün metnin anlamının pek de sakınılmadığını görebiliyoruz. Oysa, anlamı korudukları zaman bile, Oulipo’cu çeviriler normal çevirileri pek andırmıyorlar:

Üçüncü çeviri: “Bir şey gösterilirken ya da bir şeye işaret edilirken söylenir, Güneş’e Merkür’den sonra en yakın olan gezegen, kararında ya da sözünde direngen olma durumuyla, bir kararı sonuna değin uygulayarak, bir işi sonuna değin sürdürerek av yoluyla yakalanan ya da vurulan hayvanını sıkıca yakalayıp bırakmamış, sıkı sıkı tutmuş, sarılmış, yakalamış.” Açıklama: her kelime sözlük tanımıyla değiştirilmiş.

Son çeviri: “İşte Venüs, sımsıkı tutmuş öldürdüğünün leşini.” Açıklama: içinde a harfi geçen kelimeler kullanılmamış.

Anlamın korunmuş olması, bu iki çeviriyi sadık çeviriler yapmaya hiç mi hiç yaramıyor. Yine de, bu dört örneği de çeviri olarak görmek mümkün. Çevrilmiş olan şey, metnin nominal anlamı değil, metnin başka unsurları; bu unsurlara “formlar” diyebiliriz; burada “form”dan kastettiğimiz yazılı dilin ayrıştırılıp manipüle edilebilecek herhangi bir unsuru. Demek ki, ilk örnek çifti, doğrudan doğruya formların çevrilmesine dayanıyor: bir dilden diğerine geçerken, korunan şey anlam değil, formlar (harf sayısı, sesler). İkinci çift formların ikame edilmesine dayanıyor; özgün metnin sözcükleri değiştirilmekle kalınmamış, formları da başka formlarla değiştirilmiş; bir örnekte kelimeler yerine sözlük anlamları konmuş, ikincide kullanılan sesli harfler değiştirilmiş.

Özgün metnin böyle tuhaf bozuşturmalara uğraması size çok densizce gelebilir, ama bunların işe yaradığı bir nokta var: dilin normal zamanlarda, yalnızca (doğal olarak) okuduğumuzu anlamaya çalışırken hiç fark etmediğimiz yönlerine dikkatimizi çekiyorlar. Nominal anlam, bu yolla, anlam bütünlüğünün parçalarından yalnızca biri haline geliyor. Jacques Roubaud, kısa zaman önce, şiirin doğası üzerine bir tartışmada, anlamın göreliliği üzerine güzel bir noktaya parmak basmıştı: Önce, “şiir, çelişmezlik ilkesini dikkate almaz” aksiyomunu ortaya attıktan sonra, karşılaştırmamız için bize iki şiir sunuyordu (Roubaud bunlara şiir diyorsa bir bildiği vardır diyelim):

Birinci şiir: Bu bir şiirdir.

İkinci şiir: Bu bir şiir değildir.

Bu iki şiir arasında şiirsel bir çelişki yoktur diyor Roubaud. Ben buna şunu da eklemek isterim: gündelik kriterlere göre, ikinci şiir birincisinin bir tercümesi değil; oysa Oulipo’cu kriterlere göre, birbirlerinin mükemmel çevirileri bunlar, aynı “Je suis Français” ve “I’m an American, and you better believe it” in farklı şeyler söylemelerine rağmen eşdeğer kabul edilebilecekleri gibi.

Tercümeye bu bakış açısı, Oulipo’nun, işi yazma ya da okumayla ilgili olan herkese öğretecek bir şeyleri olduğunu görmek için ilk ipucunu oluşturuyor.

Harbi yalancı

Amerikan romancısı Robert Coover, kibarca söylersek bu gezegene ait olmayan türden anlatılar yazıyor. Metinleri, kısa zaman içinde komik kâbuslara dönüşen sıradan durumlarla dolu. Kimsenin onu bir realist olarak gördüğü yok; ama, yıllar önce bir edebiyat konferansında, neden yazdığı sorulduğunda, “doğruyu söylemek için” diye yanıtlamıştı.

Bu cevap beni irkiltmişti; Robert Coover bir sahtekâr olduğu için değil tabii, ama yapıtının ilk akla getirdiği şey de bu değildi. Kısa zamanda, Coover’ın kendisini o kadim “şiirsel hakikati söyleme” geleneğine dâhil etmekte haklı olduğunu gördüm. Durum buysa, diye sorabiliriz, neden anlattıkları bizim gündelik hayatımızda gördüklerimize hiç benzemiyor? Neden hakikati söyleyivermeyi beceremiyor?

Söyleyebilirdi tabii; onun yapamadığı şey, hakikati yazıvermek. Konuşurken doğruyu söyleyebiliriz, belki sık sık olan bir şey değildir bu, ama başınıza geldiği zaman fark edersiniz. Öte yandan, bir şeyi yazdığınız zaman, ister “seni seviyorum” yazın ister “tuzluğu uzatır mısın”, sözcükler kendi başlarına ne doğrudur, ne de yalan. Onların sorumluluğunu alacak kimse yoktur artık.

Gündelik, faydacı kullanımlarında bile, yazılı söz, söylediği şeyin doğruluğunu temin edemez. Kullanım kılavuzlarının kimi zaman kullanıma kılavuzluk edemediği konusunda mutabık mıyız? Oysa, bir kere makineyi nasıl kullanmanız gerektiğini çözdüğünüz zaman, kılavuzda yazanlar da açık seçik oluveriyor. Aranızdaki aşçılardan, bir yemek tarifi kitabından, ancak siz o yemeği çok iyi yapmayı öğrendiğiniz zaman anlaşılır hale gelen tarifleri deneyen oldu mu? Kullanım kılavuzlarının ve yemek kitaplarının yazarları büyük bir dürüstlükle ne yaptıklarını anlatıyorlar tabii, ama bize doğrusunu göstermek için yanımızda bulunamadıklarından dolayı, yazdıkları işe yaramıyor.

Basın-yayın dünyasına bakalım. (Eğer haber seyretme alışkanlığınız varsa, televizyondaki sunucunun yazılı bir metni sesli olarak okuduğuna dikkat edin). Bir haber bülteninden ne isteriz? Sağlam bilgiler isteriz — “olgu” dediğimiz şeyler isteriz. Olgu nedir peki? Örneğin, bir tenis maçı hakkında bir gazeteden öğreneceğiniz en temel bilgi nedir? Maçın skoru. Peki, bu skor ile maçın aynı şey olduğu anlamına mı gelir? Üç saatlik bir oyundan sonra, Sampras ve Agassi setlerde 2-2 berabereyken son sette 40-40’da kalırlar: son skor nerede? Hiçbir yerde. Skor, ancak maç varoluş âlemini terk ettikten sonra var olabilir.

Olgular, skordur, oyun değil. Olgular yalandır. Yanlış oldukları için değil, geçmişe ait oldukları için — bir zamanlar ne olduğuyla ilgili oldukları ve hiçbir zaman şu anda ne olduğuyla ilgili olmadıkları için. Onları severiz, çünkü hakikati emniyetli bir şekilde geçmişe hapsettiğimiz zaman, bize güven telkin eden, inandırıcı, başa çıkılabilir bir hal alır. En azından daha kolay başa çıkılır bir hal: “50 Filistinli ve 12 İsrailli yeniden çıkan çatışmalarda öldü” cümlesini okuyup, belli belirsiz yutkunup, bir sonraki sayfayı çeviririz. Doğaldır. Dilimiz, cümle ve paragraf dediğimiz edevatla donanmıştır; bunlar otomatik olarak akla uygun çıkarımlar üretirler, bunlara da hakikatler deriz.

Bundan bir kaçış yolu yok. Bu Kötü Bir Şey değil. Ama, “gerçek” adını hak eden diyebileceğimiz bir gerçeği başka bir yerde aramamız gerek.

Neosokratik bir diyalogdan fragmanlar
Sahne: Atina surlarının dışı.

Uzun süredir sessizsin, Sokrates.

Şu küçük heykellere bakıyordum, Ekhekrates. Bu gölgelik köşe Proteus’a adanmış olmalı.

Ben de uyuyakalıyorsun sandıydım. Meltem öylesine yumuşak, derenin sesi öylesine rahatlatıcı, havadaki yabani kekik kokusu öylesine tatlı ki.

Gerçekten de, bütün bunlar yeterince bol, ve tüm bunlar güzel bir döşek gibi sanki; ama benim uykum yok, Ekhekrates.

Öyle olsun, yine de hiç sesin çıkmıyor.

Belki.

Öyleyse, sessiz kalmayı tercih ediyor olmalısın, Sokrates?

Biraz da sen anlat, Ekhekrates. Senin, hiç şüphesiz başka herkesten daha iyi yanıtlayabileceğin bir soru üzerine biraz düşünmeyi ister misin?

Soru nedir?

Ekhekrates, söyle bana: hakikat nedir?

Sokrates, sanıyorum sen kafanı dinlemek istiyorsun ve beni bu önerinle susturmaya çalışıyorsun. Ama benden bu kadar kolay kurtulamayacaksın, soruna dosdoğru bir cevap vereceğim. Hakikat, İdea’ların algılanmasıdır. İdea’lar da tüm şeylerin tek nedeni ve bilginin yegâne nesnesidir.

Ekhekrates, cevabın pek yerinde. Gerçekten de, hakikatin bilgisi, İdea’ların algılanmasını gerektirir. Ama yine de hakikat bu değildir.

Öyleyse, Sokrates, izin ver de cevabımı değiştireyim, çünkü hakikatin algılama eyleminde değil, algılananda yattığını görüyorum: hakikat, diyelim o zaman, mutlak formların ilahi bir sıralanışıdır; bu sıralanışta Bir, Çok’ta vücut bulur ve Çok, Bir’e baş eğer.

Söylediğin şey kesinlikle yanlış değil, çünkü hakikat üzerine hiçbir görüş ne onun birliğini reddedebilir, ne de onun çokluğunu hesap dışında bırakabilir. Ama yine de, Ekhekrates, hakikat bu değildir.

Ah, benden ne beklediğini bir bilebilseydim! Sokrates, beni çatık kaşlı ve sabırlı bir babanın karşısında duran, babasını sevindirmeyi uman ve onu hayal kırıklığına uğratmaktan ödü kopan bir kafası karışmış bir çocuğa çevirdin. Haydi seni mutlu etmek için bir kez daha deneyeyim. Hakikat, yalnızca ölümsüz ruhları dünyevi algıların sınırlamalarında kurtulmuş olan ve sonunda saf olanı, iyi olanı bilme yetisine sahip olmuş olan ölülerin anlayabildiği bir şeydir.

Umarım ki, Ekhekrates, sen ve ben de o erdemli ruhların arasına karışır, Orpheus ve Homeros ile sohbet edeceğimiz ve sonunda kendimizi bilmeyi başaracağımız mertebeye ulaşırız. Ama sorumun seni yorduğunu, onu artık bir kenara koymanın zamanının geldiğini hissediyorum. Sonuç olarak, daha önce söylediğimi tekrarlayayım: hakikat bu bu değildir.

Ama Sokrates, sorunun bir cevabı var mı?

Evet, ve ben sana bu cevabı söyledim.

Sokrates, anlamıyorum.

Sana cevabı üç kez tekrarladım. Hakikat: bu değildir. Öyle değil mi, Ekhekrates? Bir şeyi tanımladığımız aman, hiç o tanımın mükemmelen tatminkâr olduğu, yani eksiksiz olduğu görülmüş müdür?

Hayır, Sokrates, hiçbir zaman.

Katılıyorum, Ekhekrates. Her zaman eksik kalan bir şeyler vardır; her zaman söyleyecek daha fazlası vardır. Demek ki, nasıl tanımlarsan tanımla, onu hangi sözlerle ilintilendirirsen ilintilendir, her zaman şunu söyleyebilirsin ve söylemelisin: hakikat, bu değildir.

Devam et
Eğer Neosokrates haklıysa, hakikatin “bu değil” olduğunu söylemek, yanında şunu getiriyor: neyi bildiğinizi düşünürseniz düşünün, bununla yetinmeyin. Peki, bunu şimdiye kadar söylediklerimizle nasıl bağdaştırabiliriz?

Biraz önce, olguların yalan olduğu sonucuna varmıştım. Peki bunu şöyle toparlasam: olgular yalandır — ve bu bir olgudur. Bakın şimdi ne oldu: Olgular yalandır, ve bu bir olgudur: eğer “olgular yalandır” önermesi doğruysa, bu önerme bir yalandır; ve eğer bu bir yalansa, olgular yalan değildir. Ama böyleyse, olguların yalan olduğu olgusu bir yalandır, ve böylece olguların yalan olduğunu söylemek bir yalan değildir, demek ki olgular gerçekten de yalandır, ve “olgular yalan değildir” önermesi bir yalandır — ve bu bir olgudur. Bu minval üzerine devam edilebilir.

Bu mütevazı döngüsel paradoksun kendince ilginç yönleri var. Birincisi, onu duyduğumuz ya da söylediğimiz zaman, söylenen şeyin ötesinde bir şeyler oluyor. İkincisi, önceden bir çıkarım olan şey bir süreklilik haline, tek bir olaydan çok bir dizi olayın birbirini izlemesine dönüşüyor. Bir çıkarım ve bir süreklilik arasındaki farklar neler? Bir tenis oyununun sonucunu, Agassi ve Sampras’ın beşinci sette 40-40 berabere olduğu andan ayrıştıran şey ne? Belirsizlik ve hareket; tek kelimeyle, değişim, yani olgular âleminde hiç mi hiç var olmayan olan bir nitelik. Olguların arasında değişimin yeri yok; olgular, mukadderat evrenini, olmuş bitmiş, ununu elemiş ve eleğini duvara asmış olanların evrenini oluşturuyorlar. Değişimin mümkün olduğu evren, olasılığın evreni.

“Bu değildir” sözü, hakikatin belirsiz olasılıkların bir sürekliliği olduğunu düşündürüyor. Hakikat, yalnızca bir sonraki şimdi’de var olabiliyor. Yazı yazarken, bu, okumanın şimdi’sine denk düşüyor. İlk okuyucu, yazarın kendisi olduğu işin, sözünün eri bir yazarın, doğrunun ne olduğunu henüz bilmediği olasılığı, birazdan ne söyleyeceğini henüz bilmediği halin olasılığını yaratması gerekiyor. Francis Bacon, kendi resimlerini “bir kaza başka kazaya yol açıyor” diye betimlemişti. Ornette Coleman, çalacağı bir sonraki notanın ne olduğunu, ancak o notanın saksafonundan çıktığını duyduğu zaman bildiğini söylemişti. En azından bir yazar da bu noktaya incelikle değinmişti: Kraliçe Alis’e elini çabuk tutup ne düşündüğünü söylemesini istediği zaman, Alis “ne söyleyeceğimi görmeden önce ne düşündüğümü nereden bilebilirim?” der.

Eğer yazarları çevirmenler olarak görürsek, çevirmeleri gereken şey zaten bilinen bir şey değil, bilinmeyen ve tahmin edilemeyen bir şeydir. Yazar, Uha’nın ne dediğini henüz duymuş bir Oho’dur. Zavallı Botherby’nin işe başlamaya kalkışacak bile mecali yoktu: bir kültürel devrime ihtiyacı varken o bir olguyu aktarmaya çalışıyordu. Neyse ki, elimizde gerekli yordamlar var, her zaman devrimci olmasalar da. Dil, tümden kendisine ait bir süreklilik yaratıyor; bu süreklilik, dilin sözcüklerin düz anlamlarıyla ilgili unsurlarında değil, döngüsel paradoksta fark ettiğimiz, kelimelerin sıralanışlarının doğurduğu hareket ile ilgili unsurlarında yatıyor tam olarak.

Çeviri ve Oulipo (2)
Eğer gerçek, bir dizi ayrık olay ve fikir değil, değişken bir süreklilikse, ona akla yatkın bir şekilde yetişebilmemiz pek olası değil. Akla yatkın ve dürüst açıklamalar her zaman çok iyi yazılmış el kitaplarını andıracaklar; kullanışlı, hatta kimi zaman hayranlık uyandırıcı, ama hiçbir zaman şeyin kendisi olmayacaklar. Hatta, belki kendileri de bir şey değiller. Sayfanın üzerinde, ancak sahici bir şeyler olduğu zaman hakikat başlıyor.

Hayal gücü kuvvetli yazarlar, makul olmayı ve dürüstlüğü açık açık reddederler. Hayal gücünün, yaratıcılığının gerektirdiği şey budur: uydurmaktadırlar. Şairler ve romancılar düpedüz yalancıdır. Canları istemedikçe işe yarar bir bilgi sunmaya kalkışmazlar. Hemen üç avantajın ortaya çıktığını görebiliriz: birincisi, olguların ölü dünyasına karşı bütün sorumluluklarınızdan kurtulursunuz. İkincisi, okuyucularınız size inanmaya hazırlanır, çünkü yalan söylediğinizi söyleyerek en azından bir kere doğruyu söylemişsinizdir. Üçüncüsü ve en güzeli, öngörülememiş hakikatleri, onları uydurarak keşfedebilirsiniz. Tek mahkûm olduğunuz şey, olasılıklar: ne isterseniz söyleyebilirsiniz.

Bu kadar çok özgürlük sinir bozucu olabilir. Her istediğini söyleyebiliyorsanız, nereden başlayacaksınız? Başladınız bile. Kimse soyut olarak yazma niyetiyle masaya oturmuyor; bir şeyler yazmak için masaya oturuluyor. Demek ki, bir tür yazınsal arzu nesnesi ortaya çıktı, ve siz de onu kovalamak için yola çıktınız. Nesneniz bir anekdot, bir fikir, bir görüm, bir etki, bir iklim, bir duygu, akıllıca bir entrika, biçimsel bir örüntü olabilir -- neyin peşinde olduğunuz önemli değil.

Sonra ne olur? Yaygın olarak uygulandığı haliyle çeviri eylemi, bize yararlı bir analoji sunuyor. Kendi tecrübelerime dayanarak konuşuyorum, ama bunların bana özgü, istisnai bir durum olduğunu sanmıyorum:

Çok basit olarak anlatırsak, çeviri, kaynak dildeki bir metni erek dildeki kopyasına aktarmak anlamına geliyor. Çevirmenler de, okuyucular da, bu işlem tamamlanmadığı zaman neler olduğunu biliyorlar: çevirmenler kaynak metne o kadar saplantıyla bağlanıyorlar ki, ana dillerine geçtikleri zaman, özgün metinden taşınması gereken kısmı değil, çok daha fazlasını yanlarında sürüklüyorlar — başka bir dilin cümle yapısını, sözcük sırasını, hatta kelimelerini getiriyorlar. Ortaya çıkan sonuç, iki dilin arasında bir yerlerde rahatsızca asılı kalıyor; sonucu kaynak dile getirmek için okkalı bir çaba gerekiyor.

Bu tuzaktan nasıl kaçmam gerektiğini öğrendim. Çeviri yaptığım zaman, kaynak metni iyice anlayana kadar kaynak metnin üzerinde çalışıyorum. Sonra, anladığım bir şeyi (ne kadar beceriksizce de olsa) anlatabileceğimi bilerek, ne anladıysam onu söylüyor ve bu kelimeleri kâğıda döküyorum. Kendimi masada oturmuş bir arkadaşımla konuşurken hayal ediyorum ki, kullandığım kelimeler doğal konuşmamda kullandığım kelimeler olsun. Peşinde olduğum şey zarafet değil, doğal, yirminci yüzyıl sonu Amerikan konuşma dili. Proust’un açılış cümlesini çevirirken — Longtemps je me suis couché de bonne heure — belki şöyle yazacağım: Ufakken, anne babamın saat dokuza kadar ayakta kalmama izin vermeleri için yıllar gerekti. (Bu tabii ki aslında yirminci yüzyıl ortasının konuşma dili; ama benim geldiğim yer işte bu zaman, ve ben olsam bunu böyle söylerdim.)

Hâlâ yapılacak iş var, ama müthiş bir avantaj kazandım. Kaynak dilde hapsolmak yerine, ayaklarım sıkı sıkıya kendi sahama basıyor artık. Malzemem, dilde olabilecek herhangi bir şey kadar tanıdık benim için; artık yabancı dildeki metinden uzaklaşmaya çalışmak yerine, beceriksizce ifade ettiğim bu ilk hali, adım adım düzelterek kaynak metnin hedefine ulaştırmaya çalışırken, anadilim olan İngilizcede çalışıyor olacağım. Bütün yapmam gereken, son versiyona ulaşana kadar yazdıklarımı kesip biçmeye, düzeltmeye devam etmek.

Yazarın arzu nesnesini — görüm, durum, her neyse — kaynak metin olarak düşünün. Çevirmen gibi, onun hakkında öğrenebileceği her şeyi öğrenir. Sonra, “kendi sahası”nı seçerken, onu terk eder. Kendi sahası, bir yazı formu olacaktır. Büyük olasılıkla, zaten yazacağı şeyin bir şiir mi, bir roman mı, bir oyun mu olacağını biliyordur. Ama bu bir romansa, nasıl bir roman olacak? Polisiye roman mı, avantür mü, aşk romanı mı, bilim kurgu mu, savaş romanı mı? Eğer bir savaş romanıysa, hangi savaş, hangi tarafın gözünden, hangi ölçekte (epik, kişisel, ikisi birden)? Bir noktada, (diyelim ki, biri kız, biri oğlan iki tane altı yaşında çocuğun üzerine patlayan bir fırtına olan) arzu nesnesini hiç unutmadan, yazarımız kendisini o en baştaki bir yaz günü, iki çocuk ve patlayan fırtınadan ibaret ilk ilhamına yaklaştıran uygun yöntemleri ve malzemeleri toplamış olacak.

Bir örnek bunu biraz daha açık kılabilir. Robert Louis Stevenson, hayatı boyunca çifte kişilik konusuna büyük bir ilgiyle bağlanmıştı. Konuyu en geniş kapsamlı incelediği yapıtı The Master of Ballantrae’ydi, ama konuya yaklaşmanın başka yollarını da denedi. Bir örnekte, kendisine saha olarak 19. yüzyılın ucuz romanlarını (melodramatik ve grotesk unsurlarıyla birlikte) seçti. Stevenson, arzu nesnesinin —çifte kişiliğin— sırrını en çıplak haliyle keşfedebilmek için, bu unsurların ihtiyacı olanları kendisine sunduğunu gördü. Öylesine uygunlardı ki, bu durumu artık çağdaş bir efsane statüsüne ulaşmış olan Doctor Jekyll and Mr. Hyde’ı okurken fark etmeyiz bile.

“Kendi saha”ları bu kadar kolayca ayırt edilemeyen eserleri incelemek de ilginç, ilginç olduğu kadar da zahmetli olacak; Oulipo üzerine düşünmenin vakti geldi.

Eve, Oulipo’ya dönüş
19. yüzyılın ortalarından beri, yazarlar kendi sahalarını esas gelenekler olan kurgu ve şiirin giderek daha dışından seçiyorlar. Firbank, trajik görüşlerini aktarmak için hafif davranış komedilerini kullandı; Kafka mesellere başvurdu; Hofmannsthal ve Calvino, yer yer, peri masallarına; Henry Miller, pornografiye. Bazı yazarlar da kendi sahalarını icat ettiler — şiirde Mallarmé, örneğin; kurguda Joyce ve Raymond Roussel — ve Oulipo’yu özellikle anlamlı bulanlar işte bu yazarların takipçileri ve okurlarıdır.

Bir parantez: Oulipo bir edebi akım değildir. Edebi işler üretmekle ilgilenmez bile. Her şeyden önce, deney ve derinlemesine bilgilenme yoluyla, rastgele ve ağır kısıtlamalar altında yazı yazmanın olanaklarının araştırıldığı bir laboratuardır. Bu olasılıkların kullanılması, Oulipo’cu olsun olmasın, yazarların bireysel sorunudur.

Buna rağmen, birçok Oulipo üyesi, Oulipo prosedürlerini eserlerinde kullandılar. Benim iddiam şu: bu prosedürler onlara kendi sahalarını verdi. Nasıl olabiliyor bu? Nasıl, mahrumiyete dayanan yöntemler, bir yazarın arzu nesnesini kovalamaya çıkacağı rahatlatıcı ve bildik bir araziye dönüşebilir? Yapıtının bölümlerini bir satranç atının tahta üzerindeki hareketlerine göre sıralamaya kalkan insan mazoşistten başka ne olabilir? Ya da bir yapısal dilbilimcinin grafik gösterimlerini bir romanın altyapısı olarak kullanmaya kalkışan biri? Bir öyküde kullanacağı kelime haznesini kısıtlı sayıdaki atasözünün bayat kelimeleriyle sınırlı tutan biri? Ya bir şiirin ithaf edildiği kişinin isminin harflerinden başka harf kullanmayan şair? Ya da, tam tersine, mısralar ilerledikçe bu harfleri tek tek dışarıda bırakan? Tarzan kitaplarındaki maymun lisanının kelime haznesiyle bir şiirsel yapıt kurmaya kalkan? Ne var ki, bunlar Perec, Calvino, Jacques Jouet ve benim yapmayı seçtiğimiz ve kabul edilebilir sonuçlar elde ettiğimiz işlerden bazıları.

Bunları neden yaptık? Bunu ben de kendi kendime sorardım. Perec’in içinde e geçmeyen bir roman yazdığını duyduğum zaman dehşete kapılmıştım; eve dönmekten çok kendini toplama kampına kapatmaya benziyordu bu.

Çocukken, en çok sevdiğimiz şey oyun oynamaktı. Velveleli bir aile yemeğinden ya da bezdirici okul saatlerinden sonra, oyun oynamaya çıkmak hayatı yaşamaya değer kılan şeydi. Kimi zaman öylesine oynardık; ama beni en çok eğlendiren, gerçek oyunlar oynamaktı. Siz hangi oyunları severdiniz bilemem, ama benim sevdiklerim Sancağı Yakalamaca ve Mahkûmun Köşesi idi — sıkı kuralları olan, zor oyunlar. Onları oynadığım zaman, dünya batsa umurumda olmazdı; tek fark ettiğim şey, güneşin batmakta olduğu ve mutluluğumun kısa süre sonra biteceği olurdu. Geçen sonbaharda, Manhattan’da, sekiz yaşında bir kızın defansta oynadığı bir futbol maçını izlemek için duraklamıştım. Kız, uyanık olmanın vücut bulmuş haliydi; gözünü hiç toptan ayırmıyordu, kendi yönüne doğru gelebilecek bir şutu karşılamak için bir yandan bir yana sıçrıyordu. Meşgul olduğu iş, kesinlikle önemsiz, anlamsız bir iş değildi.

Oulipo, yazarlara oynamaları için zor oyunlar verir. Çocuklar bunların çoğunu oynayamayacağına göre, büyükler için oyunlar bunlar; ama, bu oyunlar bizi çocukluğumuzdan bildiğimiz kendi evimize döndürür. Sancağı Yakalamaca gibi, bu oyunların da hiçbir zaman (peki, hemen hemen hiçbir zaman) aklımızdan çıkarmamamız gereken kesin kuralları var; bu kurallara uyma derdi, bizi, makul davranmayı unutacak kadar meşgul etmeye yetiyor. Tabii ki, arzu nesnemiz, yakalanacak o sancak gibi, var olmaya devam ediyor. Olanaksız kurallar sayesinde, kendimizi hiç aklımıza gelmeyecek şeyleri söyler ve yaparken buluyoruz, üstelik bu şeyler de tam tamına hedefimize ulaşmak için gerekli oldukları sonradan ortaya çıkan şeyler oluyor.

İki örnek. Georges Perec’in içinde e harfi geçmeyen romanı, yer yer dramatik, esrarengiz, komik olan, her köşesinde birçok nesnenin sırra kadem bastığı bir dünyayı anlatır. Bu dünyada, tanımlanmayan ve can alıcı bir şey hem eksiktir, hem de onu tehdit eder — e harfinin Fransızca için olduğu kadar elzem, insanın ana dili kadar temel bir şey. Romanın tonunun ağırbaşlı, gamlı olduğunu söylemek mümkün değil, ama bu tuhaf kuralı kabul ederek ve onun semantik sonuçlarını araştırarak, Perec, hayattaki en önemli sancısının, yani kendisini daha önce bir yazar olarak eli kolu bağlı bir hale sokmuş olan yetimlik halinin canlı bir benzerini yaratmayı başarıyor.
Ben de kendi romanlarımdan birinde, Cigarettes’de benzer bir tecrübe yaşadım. “Arzu nesnem” iki orta yaşlı kadın arasındaki güçlü bir arkadaşlığın öyküsünü anlatmaktı. Bütün bildiğim buydu. Soyut durumların önceden belirlenmiş bir düzene göre birbiriyle yer değiştirdiği, karmaşık bir biçimsel yapı kurmuştum. Bu yapı, akla belli hiçbir şeyi getirmiyordu, uzun bir süre bomboş ve sersemletici bir halde kalmıştı. Sonra, sanki boşluktan çıkıp gelmiş gibi görünen durumlar ve karakterlerle dolmaya başladı; bunların çoğu, doğup büyüdüğüm dünyaya aitti. Kurgusal edebiyat yazmaya başladığım andan beri bu dünyayı konu etmeyi istemiş olmama rağmen, bu dünya hakkında yazmayı daha önce hiç başaramamıştım. Bu dünya, benim hiçbir zaman başka yolla bulamayacağım bir şekilde, kendisini hem beklenmedik, hem de kendisine çok yakışan bir kılıkta yeniden keşfetmişti.

Perec ve benim için, sınırlama altında yazı bir kısıtlama değil, bir özgürleşme oldu. Makul olmayan kendi sahalarımız, bizi nihayet eve döndüren yol oldular.

Durmak Bilmeyen Maltız Vakası

Daha önce Francis Bacon’ın kendi resimlerini “bir kaza başka bir kazaya yol açıyor” olarak betimlediğini aktarmıştım. Sabit örüntüleri dayattığı için, Oulipo’cu yaklaşımın sanki bu tür kendi kendini üreten yaklaşımlara ket vuracağını düşünebilirsiniz, ama durum bu değil: pratikte, Oulipo’cu yöntemler, hesapta olmayanın ortaya çıkacağını ve ortaya çıkmaya devam edeceğini garanti ediyorlar. Oulipo, bizi denetim dışında tutuyor. Denetim, genellikle, dilin bize dayattığı ve sahiden de dikatöryel olan örüntülere, sevsek de sevmesek de, makul bir şekilde baş eğmek anlamına geliyor. Dil, kendi doğası gereği, bizi kendi varlığına değil, çıkarımlarına odaklanmaya zorluyor. Bu “doğal” dilin Oulipo’cu yöntemlerle yatağından kaydırılması, dilin de facto otoritesini dengelemeye, ya da en azından ona alternatifler sunmaya yardımcı oluyor. Med-cezir ve rüzgârlar bizi kendilerine ne kadar dert ediyorlarsa, dilin de bizim bireysel ihtiyaçlarımızı o kadar dert ettiğini unutmayın; eğer elimizde yeterli avadanlık yoksa, Kral Knud’un elinden gelen neyse biz de dille o kadar başa çıkabiliriz.

Aranızdan Venedik’e gitmiş olanlar, Vittore Carpaccio’nun Scuola di San Giorgio degli Schiavoni’deki resimlerini biliyor olabilir. Bu Schiavoni’ler Slavlardı, bu resim dizisi de Dalmaçya’nın koruyucu azizi olan Aziz Hieronymus’u konu alıyor. İlginçtir, resimlerin en güzeli olan “Aziz Augustinus’a Görünüş”te Hieronymus görünmüyor, ama nedeni var tabii. Augustinus masasında oturuyor, Hieronymus’un dini bir konu hakkında fikrini soran bir mektubunu okumayı henüz bitirmiş. Cevabı yazmak için kaz tüyünü eline almış ki, çalışma odasını bir ışık dolduruyor ve mucizevî bir ses Hieronymus’un öldüğünü ona haber veriyor.

Tartıştığım konu ile bu sahnenin bağlantısını incelemek eğlenceli olabilir — mesela, Augustinus’un hazırladığı o güzelce temellendirilmiş yanıtının, beklenmedik ve insanı ezip geçen gerçek karşısındaki boşluğunu işaret etmek mümkün. Ama bu yola sapmayalım. Ele alacağımız daha eğlenceli bir konu var:

Odanın tabanının ortasında, azizin masasının solunda, küçük bir Maltız köpeği dimdik oturuyor. Uhrevi ışıkla yıkanmış halde, ama onu hiç kale almadan, tam bir beklenti içinde sahibine bakıyor; bu hareketsiz halinde, benim şu bücür savunma oyuncusunun çevikçe sıçrarken olduğu kadar uyanık. Edebiyat teorisinden ne kadar habersizse, şu anda olmakta olan tarihi olaydan da o kadar habersiz. Bu tutumunu, insan dilindeki “sıradaki?” sorusuyla tercüme edebiliriz. Çocuklar ve Oulipo’cular gibi, muhtemelen canı oyun istiyor, ama ne bundan ne de başka bir şeyden emin olabiliyor. Cevabı öğrenene kadar beklemek zorunda. Sıradaki? Sırada ne var, ondan sonra ne var? Bunun yanıtı, bir zamanlar kendisine başarılı bir hayatın en yüksek hedefinin ne olduğu sorulduğu zaman Marchel Duchamp’ın söylediğine yakın bir şey olacak: “O. Adı olmayan şey neyse, işte o.”


Lans-en-Vercors — Paris, 23 Ekim 1996


0 yorum:

Etiketler