armaganekici@gmail.com

Pazar, Mart 19, 2006

Kayboluş, son

"Kayboluş" çevirisi ile ilgili oldukça yüzeysel ve talihsiz tartışmanın başı bağlandı sanıyorum; kitap, bence hala kitabın okurlarından çıkacak seslerin (örneğin: bu tartışma) çoğalmasını bekliyor. Ekte, Cumhuriyet Kitap'ta 9 Mart'ta yayımlanan yazının, yazının tesliminden sonra haberdar olduğum İspanyolca çeviri ışığında hafifçe rötuşlanmış hali.


İnsanoğlu geçiştirmeyi seviyor. Georges Perec’in birçok yapıtı da tek cümleyle geçiştiriliyor sık sık (Şeyler: “60’lı yılların toplumsal hayatını anlatan bir kitap, lisedeyken okutmuşlardı”; Yaşam Kullanma Kılavuzu: “Olay bir apartmanda geçiyor”). Oysa, Georges Perec, düz okumayla, bir cümleyle, bir fikirle geçiştirilebilecek en son yazarlardan biri. Kısa zaman önce Türkçede yayımlanan Kayboluş bu konuda iyice talihsiz – Perec’in bir söyleşisinden alıntılıyorum: “eleştirmenler, bu kitabın kendisi hakkında değil de, neredeyse yalnızca kitabı ortaya çıkaran sistem hakkında konuştular. İçinde e harfi geçmeyen bir kitaptı bu; bunu söyleyince, üzerinde söylenebilecek her şey söylenmiş oluyordu”. Talihsizlik: gerek Perec’in yazarlığının, gerek Oulipo akımının en önemli dönüm noktalarından biri olan Kayboluş, Perec’in kurduğu çok katmanlı yapıların en güzel örneklerinden biri aslında.

Perec’i bir lipogram-roman yazmaya iten motivasyonu biliyoruz: 1967’de, yazarlık kariyerinin başlarında, “Moby Dick kadar iyi bir kitap yazmadıkça yazmanın anlamsız olduğu” düşüncesi Perec’i bir “yazı kabızlığı”na uğratıyor. O günlerde katıldığı Oulipo’nun toplantılarında ortaya atılan fikirlerden biri olan lipogramı bir roman boyutunda, üstelik edebi değeri olan bir roman ölçeğinde kullanmak, onu yazıya geri döndüren bir meydan okuma oluyor Perec için; kitap 1969’da yayımlanıyor. Perec, arkadaşlarıyla günlerce e harfi kullanmadan konuşma, e harfi kullanmadan restoranda yemek ısmarlama gibi oyunlar oynamış. Bu sırada diğer Oulipo’cuların yazdığı kimi paragraflar, parçacıklar da romanın içinde yerini bulmuş.

Pösteki sayma eğiliminiz varsa tabii ki bir sözlükteki bütün e’siz sözcükleri saptayıp bunları gani gani kullanarak oldukça sıkıcı bir metin yazabilirsiniz. Oysa Perec’in her zaman okurunu ğlendirme, “yatakta yüzüstü yatıp okunacak” metinler yazma niyeti olmuş. Queneau’nun da bu ilkeye katıldığını biliyoruz: “Ahalinin canını sıkmak için kitap yazılmaz!” dermiş Queneau (güzel bir tartışma konusu). Kayboluş’ta da en önemli unsurlardan biri bu eğlence unsuru: kitap, hem bir klasik cinayet romanıdır, hem değildir: birçok maktul, birçok kayıp kurban vardır; sonunda katilin kim olduğu ortaya çıkar, okur aslında katilin kim olduğunu romanın başından beri bildiğini görür ama yine de şaşırır. Kitap, müthiş bir mizah kitabıdır: tek bir şakanın sayısız çeşitlemesinin etrafına yüzlerce başka şakanın örüldüğü bir pazaryeridir – şakaların kimileri tümüyle düzayak (Bloody Mary/Porto Flip vakası), kimileri okurun oturduğu yerden kalkıp bir Don Giovanni librettosu ya da Arthur Gordon Pym bulmasını gerektirecek düzeydedir; dünyanın dört bir yanında düzinelerce mekânda geçer, bunlardan kimileri Türk okurunu özellikle eğlendirecek mekânlardır (Piyanocular Çarşısı).

Yalnızca bu kadar değil: Oulipo üzerine defalarca yazılmış olduğu gibi, sınırlama, aslında yaratıcılığı kamçılayan, söylenmeyecek olanın söylenmesine yardım eden bir araç. 1967’de Perec gibi, üzerinde Şeyler’in getirdiği düşünsel saygınlığı taşıyan bir yazarın, yapısını Arsen Lüpen romanlarının bir parodisine dayandıran polisiye bir kitap yazması akla gelmezdi tabii, ama lipogram kısıtlaması ona böyle bir esnekliği de sağladı (Perec’in yeri geldiğinde neler yazabildiğini görmek için bir de Les Revenentes’ı okumakta fayda var). Perec kitabı yazarken içinde e harfi geçmeyen yüzlerce özel ad, metin, metin parçası toplamış, bu sınırlama sayesinde kendi zihninin bir fotoğrafını da çekmiştir: bu kitapta da, (Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda olduğu gibi) neredeyse Perec’in bütün hayatı, bütün bir dünya, Perec’i beslemiş edebiyat klasiklerinin (Moby Dick, Poe, Mallarmé, Baudelaire, Oedipus ve Sfenks, Borges…) bir toplu fotoğrafı vardır. Bir harfi kullanmamak gibi basit bir teknik sınırlama, yazara kendisini ifade etmek, içinde gizli olan kelimeleri, cümleleri ortaya çıkartmak yolunda yepyeni bir anahtar sunmuştur.

Yalnızca bu katmanlardan keyif alıp kitabı rafa kaldırmak mümkün – roman ve okuyucu arasındaki asgari sözleşme bu düzeyde bence. Oysa Perec’in bir metnini deştikçe,Perec’in metinleri ve hayatı arasındaki ilişkileri okumayı öğrendikçe karşılaşacağımız okuma açıları dipsizdir: Warren Motte ve Jean-Jacques Poucel’in editörlüğünde 2004’de yayımlanan, Yale French Studies’in Pereckonings: Reading Georges Perec sayısındaki makalelerde anılanlar örneğin:

“Kayboluş”, Perec’in hayatına damgasını vurmuş bir kavram – Cemal Yardımcı’nın kitaba “zorunlu müdahale”lerinden ilkinde andığı gibi, annesi ve babasını savaşta kaybetmiş, annesinden geriye bir “Acte de Disparition”, “Kayıp İlmühaberi” kalmış; çocukluk, aile anısı yok, çocukluğunun geçtiği sokaklara dönerek anılarını hatırlamaya çalışmış. 20. yüzyıl Fransızcasının en büyük ustalarından biri Perec; kendisini hem Fransız toplumu içinde bir yabancı, hem de Yiddiş dilini, Yahudi aslını ve geleneklerini kaybetmiş bir çifte yabancı olarak görmüş (kitabın 53. sayfasındaki “zamanla alışılan bir anavatan” okunup geçilebilir, bence geçilmemeli). Adını bile kaybetmiş: Perec’i Fransızlar sık sık “Perrec” ya da “Pérec” olarak yazmışlar (ilk kitabı Uyuyan Adam’ın kapağı da böyle çıkmış). Bütün hayatına damgasını vuran o oyunculuk, her şeyi makaraya alma hali, bütün hayatına damgasını vuran bir hüzün ve melankoli ile el ele ilerlemiş.

Kitaptaki e’nin yokluğunun aynı zamanda kendi anne-babasının yokluğunu simgelediği sık sık yazılır: Yalnızca kitabın başlığı ile “Acte de Disparition” arasındaki bağlantı değil, W Ya Da Bir Çocukluk Hatırası’nın e’ye adanmış olması ve e’nin Fransızca okunuşunun “eux” (“onlar”) ile aynı olması da bunun önemli işaretleri arasında.

Küçük e, kitapta birkaç kez anıldığı gibi, aynı zamanda bir kenarı eksik ufak bir yuvarlaktır tabii. Perec’in dudağındaki yara izini hayatı boyunca kendini ve ailesini izleyen lanetin, erken ölümün, haksızca cezalandırılmanın, sürgünlüğün, doğuştan bir bozuklukla doğmanın bir simgesi olarak gördüğünü biliyoruz -- David Bellos, Perec biyografisinde sakal bırakıp bıyığını kesmesinin nedeninin de bu yara izini saklamamak olduğu yazıyor. Demek ki, Kayboluş’un temel entrikasının bir aileyi izleyen ölüm laneti olması boşuna değil. Bir parçanın eksikliği, Perec’in sık sık kullandığı motiflerden biri; Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda, kitabın ana şemadaki 100 bölüm yerine 99 bölümden oluşuyor olmasını, kitabın temel kurgusunda da sistematik bir şekilde kullanılan “eksiklik/yanlışlık” unsurlarını, “bisküvinin köşesinin ısırılmış olması” sembolizmini meraklıları hemen hatırlayacaktır. W Ya Da Bir Çocukluk Hatırası’nda en eski anısı olarak üç yaşındayken, “ailesiyle çevrelenmiş bir halde”, “sanki sol alt köşesinden bir parça kopmuş” olan bir İbrani harfini gazetede işaret etmesini anlatan Perec’in, Kayboluş’un gerçek başkahramanı olan e harfini betimlerken kullandığı sıfatlarda benzer bir sembolizmi aklından geçirmediğine ihtimal vermiyorum.

Perec, yazının başında andığım şikâyetinde haklı mıdır? Yerden göğe kadar haklıdır: bir eleştirmen (olumsuz bir tonlamayla) Yaşam Kullanma Kılavuzu’nu bir “buzdağı” olarak anarken, farkında olmadan meselenin püf noktasına değinmişti: Perec’in yapıtları, o tek cümlelik bildik özetlerin altında saklanan dev buzdağları, yurtsuz ve yetim Perec’in kendisine harflerden kurduğu yeni evler, yeni vatanlardır.

***

Bildiğim kadarıyla, Türkçedeki Kayboluş, bu zorlu çevirinin herhangi bir dünya dilinde dördüncü kez başarılması(Almanca: Eugen Helmlé, Anton Voyls Fortgang, 1969; İngilizce: Gilbert Adair, A Void, 1994; İspanyolca: Marisol Arbués, Mercé Burrel, Marc Parayre, Hermes Salceda, Regina Vega, El Secuestro, 1998). Başka dillerde Kayboluş’un izine rastlayamadım; yalnızca Danimarka diline bir kısmının aktarıldığı ile ilgili bir iz buldum. Durum buysa, Türkçe adına pek alışık olmadığımız bir öncülük durumuyla karşı karşıyayız demek – anadilimiz adına sevinmemek mümkün değil. Cemal Yardımcı’nın her açıdan çok yetkin, tam olması gerektiği, hayal edeceğim gibi yaptığı bu çeviri, bana büyük bir okuma zevki tattırdı – Cemal Yardımcı, Perec’in bulmacalar, oyunlar yumağı olan metnini çevirirken, yaptığı çeviriyi de ayrıca okunacak bir eylem olarak sunmuş, doğrudan doğruya, çeviriyi alıp özgün metinle ve diğer çevirileriyle karşılaştıracak okura hitap eden bulmacalar (Savorgnan = Hicibilain, Arthur Gordon Pym bilmecesinin Türkçede aldığı hal…) eklemiş; bu kitap da ancak böyle çevrilebilirdi.

Lipogram işine meraklı olanların iyi bildiği bir itiraz vardır: eğer amaç akrobasiyse, Türkçe lipogramlar içinde a harfi olmadan yazılmalıdır, Türkçenin en sık kullanılan harfi a’dır. Bildiğim kadarıyla, İspanyolca çeviri de, bu nedenle, a harfi kullanılmadan yapılmış. Örneğin, Raymond Queneau’nun önerdiği “lipogram güçlük endeksi”, harfin dildeki sıklığı ile kelime sayısını çarpmaya dayanıyor; Derya Arda, Ercan Buluş ve Tarık Yerlikaya’nın kriptoloji ve Türkçe şifre çözümü üzerine sundukları bir makalede, Türkçede a’nın sıklığı %12, e’nin sıklığı %9 olarak veriliyor. Demek ki, Türkçede a kullanmadan yazmanın e kullanmamaya oranla üçte bir oranında daha zor. Peki, durum buysa kitabın çevirisi de a kullanmadan mı yapılmalıydı?

Böyle bir metni düşünmek mümkün. Eksik unsurun beşinci değil birinci unsur olduğu, hemen girişinde eksik bir kısım içeren, bu eksiklik kesitinde Entıni Seslihrf’ın görüntüden çıktığı sonucunu bize hissettiren, içindeki tüm yirmi dokuz unsurlu listelerde ilk unsurun eksik olduğu bir Türkçe metin, bir Yokoluş üretilebilirdi şüphesiz. Muhtemelen, böylesi bir metin iyice gülünç olurdu: büyük ünlü uyumu nedeniyle, bu kısıtın çizdiği çerçeve içindeki Türkçe, hele yüksek sesle okunurken, çehremize sürekli bir gülümsemeyi yerleştiren, sesimize (Kubrick’in filmindeki psikolojisi şüpheli nükleer fizikçi) Herr Doktor Merkwürdigeliebe’nin sürekli bir sırıtışın içinden söylenmesine benzer bir ton veren bir Türkçe. Nedir ki, bence, böylesi bir çeviri tümden geçersiz bir çeviri olurdu: Perec’in seçmiş olduğu yüzlerce, belki de binlerce özel ismin neredeyse hepsini değiştirmemiz, demek ki Perec’in birikiminin, seçimlerinin yerine tümden değişik bir birikimi, metnin temeline Perec’in evreninden neredeyse kesinlikle kopmuş bir evreni yerleştirmemiz gerekirdi. Eğer istediğimiz böylesi bir metinse, Perec’in metnini çevirmek yerine tümden yeni bir metin oluşturulsun, doğrusu budur – bugün böyle diyorum, hele elime Don Quixote’nin, Borges’in dilindeki El Secuestro bir geçsin, bu fikrim değişecek mi, göreceğiz.

Bence, zorluk açısından, Perec ile bu işe bugün kalkışan biri arasındaki asıl haksız avantaj farkı, bugün elimizin altında bilgisayar teknolojisi olması. Perec’in malzemesini elle topladığı, kitapta bir e kalıp kalmadığının kontrolünü elle yaptığını düşününce bu işe yatırdığı emeği biraz daha iyi takdir edebiliriz – Oulipo’cular arasında kitabın bir yerlerinde bir tane e kaldığı şakası epey dönmüş, Perec’in de kitabı e’lerin istila ettiği kâbuslar gördüğü bilinir. Oysa bugün bir metinde bir harfin yokluğunu çok basit bir komutla teyit edebiliyor, programlama dillerinden çok temel düzeyde haberdarsak kolaylıkla içinde belli harflerin geçmediği sözcük listeleri elde edebiliyoruz. Cemal Yardımcı’nın kitaptaki o nefis “negatif” biyografisine, ya da başka kaynaklarda karşılaşabileceğiniz “pozitif” biyografilerine bakınca bu yöntemlerden yararlanmamış olduğuna ihtimal vermiyorum.

Bu romanı çevirmenin dayattığı birçok sorun var. Cemal Yardımcı’nın bölüm ve kısım sayılarının düzenlenmesi için ortaya attığı (evet, tabii ki bu sayılarda birer hikmet var) ve ortaya çıkan fazla bölümleri “çevirmenin notları” için kullandığı çözümler bence son derece yerinde. Yardımcı’nın kitaba bölümler eklemesi konusunda itirazlar var; bence, asıl bu kitap beşinci bölümü eksik olan yirmi altı bölüm olarak Türkçeye çevrilseydi, kitabın temel kurgusunu sakatlayan bir çeviri hatası yapılmış olurdu. Kitabın bölüm sayısı ile alfabenin harfleri arasındaki ilişki, kitabın temel entrikasının olmazsa olmaz bir unsuru olduğuna göre, bu kurgusal yapıyı da Türkçeye aktarmak zorunlu; bu durumda, görebildiğim iki seçenek var var: ya mevcut bölümleri yeniden düzenleyerek yirmi sekiz bölüme çıkaracak, ya da yeni malzeme ekleyeceksiniz. Böyle bir işi tamamlamış bir çevirmenin konu hakkındaki görüşlerini kitaba eklemesini her zaman tercih ederim, Cemal Yardımcı’nın bu notlarını eklerken kitabın “bölüm sayısını çevirme” problemini de çözmesi bence son derece anlamlı ve geçerli bir tercih. Kaldı ki, böylesi oyuncu bir metni yazma, okuma eylemleri ne kadar oyuncuysa, çevirme eyleminin de o kadar oyuncu olmasını beklemek bence işin ruhunun gereği.

Perec’in Fransız edebiyatının en tanınmış şiirlerini e’siz yazdığı bölümde izlenmesi gereken doğru strateji için de düşünülebilecek değişik çözümler var – Helmlé daha çok Fransızca şiirleri, Adair daha çok İngiliz edebiyatı klasiklerini kullanmış (“Quoth that Black Bird: ‘Not Again’ ”), ben de mizah etkisinin zaten okuyucunun çok iyi bildiği (tercihen ortaokul edebiyat kitaplarından alınmış) Türkçe şiirlerde en güçlü bir şekilde ortaya çıkacağını düşünüyorum. Cemal Yardımcı, Fransızca şiirleri aktarmayı seçmiş; eklediği notlarda, seçilebilecek Türkçe şiirlerden örnekler sunarak okuyucuya olan mizah borcunun bir kısmını ödedikten sonra, Karacaoğlan şiiriyle beni kırıp geçirerek borcun geriye kalan kısmını da fazlasıyla ödemiş oldu – eğer lipogram bir Aziz İstanbul’un yazılmasını o kadar istiyorsam (“Yine dün bir tepene çıktım, leziz Edirne!”) onu da ben yazayım, değil mi ama? Kitapta çözümü oldukça güç tuzaklar da var: Borges’in kaplanını Perec Fransızcada (“tigre”) anamıyordu tabii, ama Türkçede bu sınırlama kalktığına göre Borges’in “kaplan”ına dönmek mi daha sadık bir çeviridir, yoksa Perec’in “jaguar”ı olarak bırakmak mı?

Türk okur için eğlenceli noktalar var demiştim. Kitabın canalıcı bir bölümünün (Perec’in hayatında ayak basmadığı) Türkiye’de geçmesi, Cemal Yardımcı’nın “yarı yazarlık” yetkisiyle son derece yerel kimi unsurları kitabın sağına soluna ekleyerek okura göz kırpmasının yanında, kitap ile Tutunamayanlarve Tehlikeli Oyunlar arasında, Oğuz Atay okurlarına özellikle keyif verecek önemli paralellikler var bence: yine bir kahraman kayboluyor, arkadaşı onun notlarını karıştırıyor, notlar arasında değişik yazı türlerinin parodileri çıkıyor ve bu parodiler yazarın dünya görüşünü bize anlatıyor. Bu paralelliğin ne kadarı rastlantıdan ibaret, ne kadarı Oğuz Atay ve Perec’in mizah duyguları arasındaki benzerliğin, yapıtlarını kurarken benzer yollardan geçmiş olmalarının bir sonucu bilmek zor, ama ben kitabın sonlarında bir de “Yorick” ile karşılaşınca pes ettim açıkçası.

Ayrıntı Yayınları’nın kitabı basarken özgün basımdaki kırmızı / siyah mürekkep ayrımını korumuş olması güzel. Üstelik Ayrıntı’nın basımında yalnızca arka kapaktaki iki kelime (hangileri?) bu kuralın istisnası olarak unutulmuş; Gallimard’ın bugün dolaşımda olan baskısında kitabın sonundaki sayfalar süren yayın listesinin unutularak siyah mürekkeple basıldığını hatırlarsak, Ayrıntı’nın bu konuda oldukça son derece önemli bir terakki kaydetmiş olduğunu da söylemek gerek (şakalaşmak da ciddi iş değil midir: bir Perec kitabının geleneksel olarak metnin dışında sayılan kısımları –dizini, arka kapağı– da ayrıca okunmayı bekleyen metinler, çözülmeyi bekleyen bulmacalar olabilir, uyanık olmak lâzım). Şaka bir yana, Ayrıntı’nın 400. kitabı olarak bu kitabı seçmesi anlamlı bir tercih; yayınevinin bu kitaba gösterdiği belirgin özen ve emeğin hakkını vermek gerek.

Kelime oyunu meraklıları, Perec okurları zaten çoktan bu kitaba ilgi göstermişlerdir. Ben genel olarak Türkçe edebiyatla ilgili olanlara sesleneceğim: Sınırlama altında yazı, dilin sınırlarını aramak, kullandığımız dili sınamak için de bir yöntemdir ya, bence, Türkçenin bugün ne durumda olduğunu, günümüz Türkçesinin olanaklarını merak eden herkes için okunması şart bir metin Cemal Yardımcı’nın çevirisi.

3 yorum:

Selahattin Ozpalabiyiklar dedi ki...

sevgili armagan,
yazin cumhuriyet kitap'ta ciktiginda sana bir mektup yazmayi dusunmustum: oteki cevirileri haber vermek icin. sen ispanyolcayi eklemissin. ben de http://fr.wikipedia.org/wiki/La_Disparition_%28roman%29 adresinde gordugum oteki iki ingilizce ceviriyi ekleyeyim: "vanish'd!", john lee; 'a vanishing", ian monk. ayrica http://ceviribilim.blogspot.com/2005/12/franszca-e-trke-e.html adresindeki yazida sabri gurses dostumuz, hofstadter'den iki ingilizce ceviri daha aktariyor. ama bu dort cevirinin de gercekligi uzerine herhangi bir fikrim yok, bunu da "acik secik belirteyim".
sevgiler

Armağan dedi ki...

Selam selam,

Evet, anladığım kadarıyla John Lee ve Ian Monk'un çevirileri var fakat basılmamışlar. Ian Monk'un Gilbert Adair çevirisi hakkında bazı itirazları da var:

http://www.partal.com/vademecum/eng/llibres/1.html

"Marvin Validbook" (Vladimir Nabokov anagramı) ise güzel "amma hikaye"dir; Hofstadter dalgacı bir adamdır.

ogze dedi ki...

Selam,
Cinairoman.com Foruma verdiğiniz bağlantıyı aşağıdaki adres ile değiştirebilir misiniz?
http://www.cinairoman.com/forum/viewtopic.php?t=250

Şu anda başka başlığa gönderiyor.

Sevgiler, selamlar..

Etiketler