armaganekici@gmail.com

Pazar, Eylül 10, 2006

Stanislaw Lem - Cyberiada'dan

Bu yıl kaybettiğimiz Stanislaw Lem’in Türkçede birçok kitabı var, ama başyapıtlarından birisi olan Cyberiada hala dilimize aktarılabilmiş değil. Dil, gramer, kelime oyunlarının oldukça önemli bir yer tuttuğu bu kitabın çevirisi gerçekten de kolay değil; Polonyalı bir arkadaşım kütüphanemde kitabın İngilizcesini gördüğü zaman bunun çevrilmiş olduğuna çok şaşırdığını söylemişti. Odysseia’daki “kimse beni öldürüyor!” hikâyesini, Türkçede olumsuzluk yapılarının farklı işlemesinin getirdiği binlerce yıllık çeviri problemini bilirsiniz: Cyberiada’nın ilk öyküsünde de bu oyun var; yine de, kimi çözümler önermek mümkün. Ekte, bu soruna Michael Kandel’in İngilizce çevirisini esas alan bir çözüm önerisi sunuyorum: Lehçe’nin lehçelerine hâkim bir Lem meraklısını heveslendirmek, bu işin olabileceğini düşündürmek amacıyla.

Dünya Nasıl Kurtarılmıştı

Stanislaw Lem

Bir gün mucit Trurl, n ile başlayan herhangi bir şeyi imal edebilen bir makine yaptı. İşini tamamlayınca, nilüferler, nohutlar ve nilaygırları yapmasını emrederek makineyi denedi; makine bütün bunları yaptı; sonra nafta dolu nargileler ve son derece nalâyık kimi narkotiklerle neticeyi netleştirmeye nail oldu. Makine bu emirleri de harfiyen yerine getirdi. Hala makinenin kabiliyetinden emin olmayan Trurl, ona birbiri ardına nimbuslar, nezleotları, naneruhu, namlular ve natrium yaptırdı. Bu sonuncuyu yapamıyordu; fena halde sinirlenen Trurl makineden bir açıklama istedi.

“Hayatta duymadım,” dedi makine.

“Ne? İyi de bu sodyumdan başka bir şey değil ki. Hani şu metal, şu element...”

“Sodyum s ile başlıyor. Ben yalnızca n’lere bakıyorum.”

“Ama Latincesi natrium.

“Bak ağbicim,” dedi makine, “eğer olası her dilde n ile başlayan her şeyi yapabiliyor olsaydım, Alfabenin Tüm Harfleriyle Başlayan Her Şeyi Yapabilen Bir Makine olurdum, çünkü aklına gelecek her nesnenin illa ki şu ya da bu yabancı dilde n ile başlayan bir karşılığı vardır. İşler bu kadar kolay değil. Ben senin programladığın sınırların dışına çıkamam. Yok sana sodyum.”

“Pekâlâ,” dedi Trurl ve ondan bir nimşeb yapmasını istedi—ufak bir nimşebdi ama, leyliliğinde hiçbir eksiklik yoktu. Ancak bu noktadan sonra Trurl arkadaşı Mucit Klapaucius’u davet edip ona makineyi anlattı; makinenin yeteneklerini o kadar ballandıra ballandıra anlattı ki sonunda Klapaucius’un tepesi attı ve makineyi bir de kendisinin sınamasının mümkün olup olmadığını sordu.

“Lütfen, rica ederim, buyur” dedi Trurl. “Ama n harfiyle başlamak zorunda.”

N?” dedi Klapaucius. “Peki, haydi Natura yapsın bakalım”.

Makine vınladı ve göz açıp kapayana kadar Trurl’un bahçesi natüralistlerle doldu. Birbirleriyle tartışıyorlar, diğerlerinin paramparça ettiği tuğla gibi kitaplar yazıyorlardı; uzakta alev alev yanan ateşler görünüyordu, üzerlerinde Natura’ya kurban edilmiş olanların etleri cızırdıyordu; gök gürüldüyordu, mantar şeklinde, acayip duman sütunları yükseliyordu; herkes aynı anda konuşuyor, kimse kimseyi dinlemiyordu, ortalık her türlü muhtıra, dilekçe, mahkeme celbi ve sair vesikalarla doluydu; bu esnada köşede birkaç tane yaşlı adam oturmuş kâğıt parçacıklarına ateşli ateşli bir şeyler yazıyorlardı.

“Fena değil, değil mi?” dedi Trurl gururla. “Doğanın ta kendisi, itiraf et!”

Ama Klapaucius tatmin olmamıştı.

“Ne, bu güruh mu? Bunun Natura olduğunu söylemeyeceksin bana inşallah?”

“O zaman makineden başka bir şey iste” diye atıldı Trurl. “Ne istersen iste.” Bir an için Trurl ne isteyeceğini bilemez gibiydi. Ama birazcık düşündükten sonra makineye iki görev daha vereceğini, eğer bunları başarabilirse gerçekten de Trurl’un iddia ettiği her şeyi başardığını teslim edeceğini söyledi. Trurl bunu kabul etti; bunun üzerine Klapaucius Negatif’i istedi.

“Negatif?” dedi Trurl. “Negatif de neymiş?”

“Pozitifin tersi, tabii ki” diye yanıtladı Klapaucius sakince. “Negatif tavırlar, bir fotoğrafın negatifi, mesela. Bana hayata Negatif’i hiç duymamış numarası yapma. Haydi bakalım makine, iş başına!”

Oysa makine zaten işe başlamıştı. Önce antiprotonlar üretti, sonra antielektronlar, antinötronlar, antinötrinolar; en sonunda bütün bu antimaddeden kafalarının üzerinde bir hayalet bulutu gibi parlayan bir antidünya ortaya çıkana kadar çalışmaya devam etti.

“H’m” diye homurdandı Klapaucius, keyfi kaçmıştı. “Bu Negatif mi şimdi? Peki… haydi
tatsızlık çıkmasın diye kabul edelim… gelelim üçüncü komuta: Makine, Noksan imal et!”

Makine ses çıkarmadan durdu.

Klapaucius zaferin keyfiyle ellerini ovuşturdu, ama Trurl dedi ki:

“E ne bekliyordun? Noksan imalatı istedin, işte sana noksan imalat!”

“Düzeltmeliyim: ben Noksan imalatı istedim, noksan imalat istemedim.”

“Noksanla noksan aynı şey değil mi?”

“Yapma, yapma. Noksan imal etmesi gerekiyordu, ama hiçbir şey yapmadı, böylece ben de kazanmış oldum. Çünkü, sevgili ve çok akıllı dostum, Noksanlık senin o bildiğin, tembelliğin ve ataletin çocuğu olan noksanlıklardan değil, dinamik, amansız Noksanlıktır, mükemmel, biricik, her yerde olan Namevcudiyettir, o kendi naşahsiyeti çerçevesinde nihai ve ekber olandır!”

“Makinenin kafasını karıştırıyorsun!” diye bağırdı Trurl. Ama aniden metalik bir ses çınladı: “Allah aşkına, nasıl böyle didişebiliyorsunuz? Tabii ki Noksanın, Noksanlığın, Namevcudiyetin, Nabedid’in, Nabud’un, Nakz’ın ne olduğunu biliyorum, çünkü bütün bunlar n başlığı altına inceliyor, aynen Nah, Nanay ve Niyazi gibi. Dünyanıza son kez bakın o zaman, beyler! Kısa süre sonra hiçliğe karışacak.”

Mucitler kavgalarını unutarak donakaldı, çünkü Makine sahiden de Noksan imal etmeye başlamıştı: birer birer, nesneler dünyadan yok oluyordu, böylece, yok edilen şeyler artık var olmayı bırakıyorlar, sanki hiçbir zaman var olmamış gibi oluyorlardı. Makine çoktan nolarları, nayzebleri, nokları, nekleri, nallirevanları, neotremleri ve namüterdaları yok etmişti. Bazen de azaltmak, küçültmek ve eksiltmek yerine arttırıyor, genişletiyor ve ekliyor gibiydi; çünkü sırasıyla nonkonformistleri, nadanları, nafileliği, nahakkı, nahalefleri, necaseti, nekesliği, nevmitliği, nifakı, nikbetleri, nekrofiliyi ve nepotizmi yok etmişti. Ama bir süre sonra Trurl ve Klapaucius’un etrafındaki dünya gözle görülür derecede seyrelmeye başladı.

“Aman Allah!” dedi Trurl. “Umarım bu yüzden başımıza bir iş gelmez!”

“Korkma,” dedi Klapaucius. “Gördüğün gibi Evrensel Noksanlık’ı imal etmiyor, yalnızca n ile başlayan ne varsa onların noksan olmasını sağlıyor. Bu da toplam noksanlık açısından bakarsan devede kulak bile değil. Binaenaleyh, benim bu makineye biçeceğim değer de, sevgili Trurl dostum, beş paradan epey noksan.”

“Yanılmayın,” diye cevap verdi Makine. “Doğrudur, n ile başlayan her şeyle başladım, ama bunu yapmamın nedeni onları daha iyi tanımamdan başka bir şey değildi. Yaratmak başka iş, yok etmek tümden başka bir iş. Dünyayı silip atabilirim, çünkü n ile başlayan herhangi bir şeyi, her şeyi—her şey her şey demek olmak üzere—yapabilirim, Noksanlık da benim için çocuk oyunu. Bir dakikaya kalmadan siz de, başka her şeyle birlikte, namevcut olacaksınız. İyisi mi, Klapaucius, çok geç olmadan sen bana gerçekten ve sahiden de programlandığım her şeyi başardığımı söyle.”

“Ama—”diye itiraz etmek üzereydi Trurl, ama tam o anda fark etti ki, bazı şeyler gerçekten de yok oluyordu, ayrıca bunlar yalnızca n ile başlayanlar değildi. Mucitlerin etrafında artık hiç grunçeon, targalisk, şupo, kalinatifakt, tist, vorç ve priton kalmamıştı.

“Dur! Hepsini geri alıyorum! İptal! Çüş! Noksanlık yapma!” diye bağırdı Klapaucius. Ama makine durana kadar bütün braşasyonlar, olusterler, lariyler ve zitler yok olmuştu. Makine hareketsiz duruyordu. Dünyanın hali berbattı. Gökyüzü özellikle hasar görmüştü: yalnızca birkaç tane, birbirinden ayrı duran ışık kaynağı kalmıştı gökyüzünde—o zamana kadar ufku şenlendiren o muhteşem vorç ve zitlerden hiçbir iz yoktu.

“Gauss aşkına!” diye bağırdı Klapaucius. “Grunçenloar nereye gitti? Benim gözümün bebeği o pritonlar nerede? O latif zitleri yel mi aldı?!”

“Artık yoklar ve hiç bir zaman da olmayacaklar”, dedi makine sakince. “Yalnızca senin emrini yerine getirdim, daha doğrusu yerine getirmeye başladım.”

“Ben senden Noksan imalat istedim, ve sen… sen…”

“Klapaucius, zaten olduğundan daha salakmış numarası yapma”, dedi makine. “Eğer bir kerede Noksan yapıverseydim, bir vuruşta her şey yok olurdu, Trurl, gökyüzü, Evren, sen, hatta ben de. Bu durumda kim emrin yerine getirildiğini, benim becerikli ve kabiliyetli bir makine olduğumu söyleyebilir, bunu kim duyabilirdi? Ve kimse bunu kimseye söyleyemeyecekse, zaten artık var olmayacak olan ben nasıl haklı çıkabilirdim?”

“Peki, tamam, lütfen bu konuyu kapatalım,” dedi Klapaucius. “Senden tek bir ricam var, eğer mümkünse, sevgili makine, lütfen zitleri geri getir, onlarsız hayatın hiç tadı yok…”

“Yapamam ki, z ile başlıyor” dedi makine. “Tabii ki nadanlığı, nifakı, nekrofiliyi, nevraljiyi, nevrasteniyi, necaseti ve nafileliği geri getirebilirim. Ama diğer harfler için elimden bir şey gelmiyor.”

“Zitlerimi isterim!” diye böğürdü Klapaucius.

“Maalesef, zit mümkün değil” dedi Makine. “Dünyaya iyi bir bak, nasıl kocaman, esneyen boşluklarla delik deşik olduğunu gör, nasıl noksanlıkla dolduğunu, noksanlığın yıldızlar arasındaki dipsiz boşluğa nasıl yayıldığını, nasıl üzerimizdeki her şeyin onunla sınırlandığını, nasıl her madde parçacığının arkasında, karanlıkta noksanlığın saklandığını gör. Bu senin eserin, seni gidi kıskanç! Gelecek kuşakların seni hayırla anacağını hiç sanmıyorum…”

“Belki de… anlamazlar, belki de kimse fark etmez,” diye inledi beti benzi atmış Klapaucius, uzayın siyah boşluğuna inanamaz gözlerle bakarken; meslektaşı Trurl’un gözlerinin içine bakamıyordu. Onu n ile başlayan her şeyi yapabilen makinenin yanında bıraktıktan sonra, Klapaucius evine sıvıştı—ve bugüne kadar dünya Noksanlık ile delik deşik bir halde, tümden tasfiye edilme yolunda durdurulduğu anda nasılsa öyle kaldı. Sonradan, başka bir harfle başlayan her şeyi yapan bir makine üretmek için gösterilen hiçbir çaba da sonuç vermedi; korkarım, artık vorçlar ve zitler gibi muhteşem olguları bir daha hiç göremeyeceğiz—artık olmayacaklar.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Beckett: Abdera’lının Kahkahası

Beckett’in adının ilk duyulduğu günlerden bugüne, eserleri hakkında yapılan yorumlar (anlamsızlık, minimalizm, insanlık hali, umutsuzluk, umut, dinsizlik, din…) öylesine çeşitlendi ki, Beckett’in yapıtının “herkesin görmek istediğini gördüğü” bir ayna olduğunu düşünenler bile çıktı. “Baktığımız ne olursa olsun, zaten kendi içimizde olan bir şeyleri, görmek istediğimizi görmüyor muyuz?” diye sorulabilir, ama Beckett bunun ötesinde bir şeyler de başarmış: Öyle bir yapıt ortaya çıkarmış ki, felsefeciler, felsefeyi hiç ciddiye almayanlar; klasik tiyatrocular, tiyatro yöntemlerinin sınırlarını kırmak isteyenler; hayatı çok acıklı bulanlar, çok gülünç bulanlar; insanlıktan umudunu kesmiş olanlar ve hala umut besleyenler bu yapıtı besleyici bulmuşlar.

İşin püf noktası, Beckett’in saçmalık ve hiçlikle kurduğu ilişkideki dengelerin hassaslığında yatıyor bence: Hiç şüphesiz, Beckett yapıtındaki çoğu durum, karakter, diyalog ilk bakışta saçmadır; insanlar, Oyun Sonu’ndaki gibi, ebeveynlerini çöp varilinde beslemiyorlar. Öte yandan, (örneğin) Oyun Sonu’ndaki ilişkiler, hepimizin ailemizle, yakın çevremizle, iş, okul çevremizle ilişkilerimizde başımıza şu ya da bu ölçüde, ama mutlaka gelen hallerin damıtılmış bir özetidir: İnsanların birbirlerine hem mahkûm ve muhtaç oldukları, hem de katman katman düşmanlık besledikleri, geçmiş hesapların hasediyle yaşadıkları, bunları birbirlerine hatırlattıkları, çeşit çeşit psikolojik şiddet unsuruyla, blöflerle, merhamet dilekleriyle birbirlerinin sınırlarını yokladıkları ilişkileri hepimiz tanıyoruz, biliyoruz; dünyada, çevremizde, ailemizde böyle ilişkiler, böyle anne-baba / çocuklar, böyle efendiler ve çıraklar var, hepimiz şu ya da bu ölçüde benzer oyunlara katılıyoruz. Beckett’in, durumdaki bozukluğun özünün böylesi bir yoğunlaştırmayla bize sunması, düpedüz canımızı yakıyor. Mutlu Günler’i, Godot’yu Beklerken’i seyrederken biliyoruz: Bugün geriye bakınca daha mutlu, saf(tirik), dertsiz, umutlu olduğumuzu düşündüğümüz günler var, her geçen gün bunları biraz daha yitirmekten korkuyoruz; daha beter günlerin geleceği bilgisine karşı korunmak için, bugünün o “mutlu günler”den biri olduğunu söylemek için çırpınan bir ruh var içimizde, onu yaşatmaya çalışıyoruz. Beckett’in bütün bunları anlatırken ardı ardına patlattığı şakalara gülerken bir yandan kuyruğu dik tutmaya, canımızın yanmadığına, henüz bu karakterlerin durumunda olmadığımıza inanmaya da çalışıyoruz.

Çizdiğim tabloyu umutsuz bulduysanız, tekrar düşünün: Evet, insanlık durumu budur, öte yandan insanlık durumundan böylesi umudu kesmiş olan bunları yazıya dökmeye, ifade etmeye çalışmaz, laf aramızda fazla uzun yaşamaz da. Beckett, 87 yıllık ömründe ifade etmiş, paylaşmıştır: Umut, belki de durumun bu olduğunu görmekte, göstermekte, bu durumun anlaşılmasına yardım etmekte yatıyor olabilir. Örneğin Beckett, yıl süren psikanaliz seansları boyunca kendisi hakkında, eksikleri, takıntıları hakkında öğrendiklerini yazılarına taşımış, bunları ifade ederek içindeki şeytanlarla savaşmış. 2004’de yayımlanan Grove/Faber Companion To Beckett’in yazarları, Beckett’in, Batı kültürünün “kahraman” mitlerine tümden karşı çıktığını, hayatın anlamsızlığı, din, “hakikat”, akıl, rasyonalizm inançlarının boşluğu, ruhun bedenle birlikte öleceği bilgisinin yarattığı korku karşısında, buna gülerek, komik ve absürd olanı kabullenmeyi önerdiğini, bu kabullenişin yapıtının ağırlık merkezi olduğunu öne sürüyorlar.

***

Beckett, yıldan yıla, malzemesini eksiltmiş. Tiyatroda duraklamayı daha önce hiç kullanılmadığı kadar anlamlı ve yüklü olarak kullanmış. Godot’yu Beklerken’de tiyatrodan vukuatı, Mutlu Günler’de hareketi çıkartmış (başrolde, oyun boyunca konuşan aktris önce beline kadar, sonra boynuna kadar kuma gömülü); Oyun’da metnin anlaşılamayacak denli hızlı okunmasını, yönetmen ve oyuncuların itirazlarına kulak asmadan dayatmış – oyunun ilk sahnelenmesinde çalışan aktrise, Jessica Tandy’ye yazdığı telgrafta “anlaşılırlık benim için öyle özellikle önemli değil. Ben, oyunun izleyicinin sinirleri üzerinde iş görmesini istiyorum” demiş. Ben Değilim’de Tiyatro dilini yalnızca üzerine ışık vuran bir ağzı kullanmaya indirgemiş.

Minimalizm? Evet ama, minimalizm deyince benim aklıma artık “yavan, içeriksiz ve kolay üretilen, kolay tüketilen, kolay pazarlanan sanat yapıtı” geliyor; Beckett’in eksiltme üslubu ise bence bunun tam zıttı; kurduğu anlam dünyasını gösterebilmek için, okuyucunun/izleyicinin boşlukları doldurup neden bahsedildiğini görebilmesi için bu boşlukları yaratıyor Beckett. Örneğin, Oyun Sonu’ndaki “talaşını değiştirdi mi?” diye başlayan diyalogu hatırlayın: Bu iki üç cümle parçacığı, Nagg ve Nell’in variller içinde geçirdikleri hayatın temposu, konforu, talaşın ve kumun sıvıları emme verimlilikleri arasındaki fark ve bu farkın Nagg ve Nell’in hayatındaki önemi, varillerin içinin kokusu, nemi hakkında geniş bir bilgi ağını ima ediyor bize. Hem Oyun Sonu’nda, hem de Mutlu Günler’de olayın apokaliptik, insanların, şeylerin, hayvanların birer birer yok olduğu bir dünyada geçtiğini görmek için, benzer bir biçimde, imaların aralarını, boşlukları zihnimizde doldurmamız gerekiyor (“Mutfakta bir fare var.” “Fare mi, hala fareler var mı?”) – Beckett’in eksiltmelerinden bahsederken, bulmaca üslubunu, bu boşlukların okurun, izleyicinin, dinleyicinin zihninde nasıl dolduğunu ve bunun Beckett tarafından önceden hesaplanmış olduğunu da hatırlamak, anlam katmanları üzerine kurulmuş bu oyunun da hakkını vermek gerek.

Anlamsızlığın içindeki anlamdan, eksikliğin içindeki yoğunluktan, hayattan bezmenin içindeki sağalmadan bahsediyor olmam sizi şaşırtmış olabilir – Beckett’i, gerçekten de ikilemlerin adamı olarak görmek mümkün: Beckett üzerine yazılmış ilginç kitaplardan biri, Beckett ile aynı okula gitmiş, aynı çevrede yaşamış, bu nedenle Beckett’in hayatı boyunca adım adım ayağından silkse de yapıtının satır aralarına, içine sinmiş olan İrlandalılığını, Beckett’in eğitiminin yapıtı üzerindeki etkilerini saptayabilmiş bir yazarın, Vivian Mercier’in yazdığı Beckett/Beckett. Mercier, Beckett yapıtının merkezinde ikilemlerin olduğunu düşünüyor, kitabının iskeletini de Beckett’in ikilemleri etrafında çatmış: Kitabın İrlanda/Dünya, Beyefendi/Sokak Serserisi (“Smokinli/Berduş”), Resim/Müzik gibi bölümlerinde, bu temel yol ayrımlarını, ikilemleri, ikilileri ele alıyor. Yapıtları çoğu zaman karanlık, acımasız, pervasız, küfürbaz olan bu adamın gündelik hayatında içine kapalı ama çok kibar olduğu, hayatın ve çabalamanın anlamsızlığını böylesine sert, çıplak bir üslupla göstermiş olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasından sonra Paris’e döndüğünü (Fransa’nın savaştaki halini bile İrlanda’ya tercih edeceğini söylemiş), bir direniş hücresine katıldığını biliyoruz. İlk başlarda, Dante’yi, Joyce’u, göndermeleri, birikimini yapıtına yüklemeyi temel alan metinlerle başlamış; sonradan, bütün bu birikimin ancak satır aralarında, üzeri kapalı göndermelerle okuyucuya göz kırptığı, sade, tok, gündelik konuşma diline yaslanan metinlere geçmiş. İrlanda’nın Protestan üst sınıfının, yani ülkenin yarı-yabancısı bir “efendi” sınıfının üyesi olarak yetişmiş; sonradan yeni bir yabancılığı, ev olarak Paris’i, yazı dili olarak Fransızcayı seçmiş (Fransızcayı seçerken İrlanda eğitiminin kendisine verdiği İngilizce kıvraklığından, süsünden, retoriğinden kurtulmaya çalışmış).

Beckett’in ülkeler, diller arasında bölünmüş olması, Beckett’in eserindeki yerel boyut üzerinde de soru işaretleri doğuruyor. Beckett’in eserinin çağdaş insanın halini, ülkeden, kültürden bağımsız olarak gösteren bir “Beckettistan” ülkesine ait olduğu, tam tersine günümüz Paris’ine ya da İrlanda edebiyatına ait olduğu söylenebilir. Bence bütün bunlar doğru: Beckett hem İrlandalı, hem Fransız, hem de ülkeden bağımsız bir edebiyatın parçası. İrlanda Beckett’e giderek daha fazla sahip çıkmakta haklı, örneğin İrlanda devlet televizyonunun başını çektiği bir yapımla ortaya çıkarılan “Beckett On Film” serisinde, belli başlı oyunların Dublin prodüksiyonlarının esas alınması, oyunlarda daha çok İrlanda aksanı kullanılması, Beckett’in yapıtının kökleriyle ilişkisinin deşilmesi, gösterilmesi açısından oldukça geçerli bir tavır. Öte yandan, bu oyunların çoğu belli ki esasen Fransız edebiyatına aitler – Beckett’in belli başlı oyunları Fransa’da, Fransızca yazılmış, içerdikleri tüm mekân referansları Fransa’ya ait. Yerel ile olan bu ilişkileri görmek, karşılaştırmak anlamlı ve değerli, ama bunlar oyunların tüm insanlık için geçerli yönlerini de örtemiyor: Beckett, Godot’nun Amerikan prodüksiyonunda zenci aktörler istemiş. Oyunun Amerika’daki ilk oynandığı günlerde, seyircilerin oyunu en iyi takdir ettiği gösterimler, hapishanede yapılanlar olmuş: O günlerde “anlaşılmaz” ve “boş” olduğu söylenen bu oyundaki temaları tanımak için, mahkûmların herhangi bir kültürel referansa ihtiyaçları olmamış. Ben de, Beckett’in iki dil arasındaki geçişlerine, yapıtının, hayatının ikili yapısına selam durmak için, İngiliz aksanlı Fransızca ve Fransız aksanlı İngilizce prodüksiyonlar da öneriyorum: Bunu yapınca, Beckett’in kendisinden önceki (Chaplin, Keaton, Laurel ve Hardy) ve sonraki (Monty Python) mizah gelenekleriyle yakın ilişkisinin de altı çizilmiş olur.

Tiyatro İçin Müsvedde II’nin sonunda, camdan atlaması beklenen adamın yüzündeki bir şey, kendisini oyun boyunca yerin dibine batırmış ve hesabını kesmiş olan iki ofis çalışanını şaşırtıyor – adamın onlara, duruma güldüğünü düşünebiliriz. O Zaman’ın sonunda ise, kahraman seyirciye meydan okur gibi gülümsüyor – o noktada onun gülümseyeceğini beklemiyoruz. Meseleyi yine dünya haline gülen Abdera’lı Demokritos’a getirerek yazının başında andığım paradokstan, Beckett’in herkesin kendisini gördüğü bir ayna olduğu paradoksundan kurtulabiliyor muyuz, bunu bilmem (paradoksun tanımı gereği) mümkün değil; ama şunu biliyorum: Kara mizahın bu büyük ustasını okumanın, izlemenin, takip etmenin, insanın kendi hayatındaki kara mizah anlarını görmesi, bunları tanıma, engelleme yollarını aramasına büyük faydaları var: Arada bir şöyle bir Beckett evrenine girip çıkmak, böylece kimi konuşmalarımızın, kimi dertlerimizin nasıl Hamm ile Clov’un, Didi ile Gogo’nun, Winnie ile Willie’nin hallerine benzediğini fark etmek gerek.

------
(Bu yazı, Ağustos'ta, Cumhuriyet Kitap'ın 10 Ağustos sayısında, Oğuz Demiralp'in "Beckett'in Berduşu" yazısıyla birlikte yayımlandı; İnternet baskısında imzaların karıştığını görünce, Abderalı'nın kahkahasını basmak şart olmuştu.)

Etiketler